Dini Bilgiler

سْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ


Peygamber Efendimizin Dünyaya Gelişi

Resûl-i Ekrem Efendimizin Pâk Nesebleri


Cenâb-ı Hak, insanlığın babası Hz. Âdem’i yaratmıştı.

Başını kaldırıp bakan Âdem (a.s.), Arş-ı A’lâda muazzam bir nur ile bir isim yazılı gördü: "Ahmed." Merak edip sordu:

"Ya Rabbi, bu nur nedir?"

Allah Teâla buyurdu:

"Bu senin zürriyetinden bir peygamberin nûrudur ki, onun ismi göklerde Ahmed ve yerlerde Muhammed’dir. Eğer, o olmasaydı, seni yaratmazdım!"1

İmanımızla kabul ettiğimiz bu muazzam gerçeği, milyarlar sene sonra gelen o nûrun sahibi de, bütün açıklığıyla ifâde buyurmuşlardır.

Bir gün Ashabdan Abdullah bin Câbir (r.a.), "Yâ Resûlallah," dedi, "bana, Allah’ın herşeyden evvel yarattığı şey nedir, söyler misin?"

Şu cevabı verdiler:

"Herşeyden evvel senin Peygamberinin nûrunu, kendi nurundan yarattı. Nur, Allah’ın kudreti ile dilediği gibi gezerdi. O zaman ne Levh-i Mahfuz, ne kalem, ne Cennet, ne Cehennem, ne melek, ne semâ, ne arz, ne güneş, ne ay, ne insan ve ne de cin vardı."2

Semâyı bütün haşmetiyle aydınlatan nûr, sonra ilk olarak Hz. Âdem’in alnında parladı. Sonra peygamberlerden peygambere geçerek İbrâhim’e (a.s.) kadar geldi. Ondan da oğlu Hz. İsmâil’e intikal etti.

Peygamberlerin babası olarak anılan Hz. İbrahim’in iki oğlu vardı: İshak ve İsmâil (a.s.). O, oğlu İshak’ın neslinden bir çok peygamberin geleceğini Cenâb-ı Hakkın ilhâmıyla bilmişti. Ancak çok sevdiği Hacer’den dünyaya gelen oğlu İsmâil’in (a.s.) neslinden peygamber gelip gelmeyeceği meçhûlü idi. Bununla birlikte âhirzamanda bir büyük peygamberin gönderileceğini de biliyordu. Bu sebeple de, son peygamberin çok sevdiği oğlu İsmâil’in neslinden gelmesini şiddetle arzu ediyordu.

İlk bânisi Hz. Âdem olan yeryüzünün ilk ma’bedi Kâbe, uzun zamanın geçmesiyle yıkılmış, âdeta yerle bir olmuştu. Hz. İbrâhim, bu mukaddes binânın tekrar inşası için Cenâb-ı Haktan emir aldı ve oğlu İsmâil’le birlikte derhal çalışmaya koyuldu.

Kâbe’nin inşâsı tamamlanınca, baba oğul ellerini dergâh-ı İlâhîye açarak şöyle yalvardılar:

"Ey Rabbimiz! Neslimizden gelen Müslüman ümmet içinden bir peygamber gönder. Ki o, onlara âyetlerini okusun, Kitabı ve hükümlerini öğretsin. Onları günâhlardan temizlesin!"1

İşte, Cenâb-ı Hak, yapılan bu samimi duâyı cevapsız bırakmadı ve Hz. İsmâil’in neslinden peygamberlerin reisi Hz. Muhammed’i (a.s.m.) göndererek kabul etti. Bu gerçeği Kâinatın Efendisi, "Ben, babam İbrâhim’in duâsıyım"2 buyurarak ifâde etmişlerdir.

Hz. İsmâil’in evlâd ve torunları gittikçe çoğaldı ve Arap Yarımadasının her tarafına dağıldı. İçlerinden Adnanoğulları, onlar içinden Mudaroğlulları ve onlar içinden de Kureyş Kabilesi diğerlerinden üstün ve farklı oldu. Kureyş Kabilesi içinde ise Hâşimîler kolu hepsinden daha çok fazilet ve şeref buldu.

Bu gerçeği de bizzat kendileri şu şekilde ifâde buyururlar:

"Allah, İbrâhimoğullarından İsmâil’i, İsmâiloğullarından Kinâneoğullarını, Kinâneoğullarından da Kureyş’i, Kureyş’ten de Benî Hâşim’i, Benî Hâşim’den de beni seçmiştir."1

Bütün kaynakların ittifakla belirttikleri, Kâinatın Efendisinin yirminci dedesine kadar uzanan neseb silsilesi şöyledir:

"Muhammed (a.s.m.), Abdullah, Abdülmuttalib (asıl ismi Şeybe), Hâşim, Abd-i Menâf (Muğîre), Kusay, Kilab, Mürre, Kâb, Lüeyy, Galib, Fihr, Mâlik, Nadr, Kinâne, Huzeyme, Müdrike (Amir), İlyas, Mudar, Nizar, Maad, Adnan."2 İşte, Fahr-i Kâinat Efendimizin büyük dedeleri bu zâtlardı. Herbirinin zürriyeti çoğalmış ve herbiri pekçok cemaatların reisi ve birçok kabile ve aşîretlerin dedesi ve babası olmuşlardır.

Ancak, ne vakit birinin iki oğlu olsa veya bir kabile iki kola ayrılsa, sevgili Peygamberimizin soyu en şerefli ve en hayırlı olan tarafta bulunur ve her asırda onun büyük dedesi kim ise, yüzünde parlayan müstesnâ nûrdan bilinirdi.



Yirminci dededen sonraki neseb çizgisi

Neseb âlimlerince, Peygamber Efendimizin yirminci dedesi olan Adnan’ın Hz. İbrâhim’in neslinden olduğu ittifakla kabul edilmektedir. Adnan ile İbrâhim (a.s.) arasında uzun bir zaman mesafesi vardır. Bir kısım neseb âlimleri arada kırk batın (göbek) bulunduğunu belirtirler.3 Buna göre aradaki zaman biriminin ne kadar uzun olduğunu az çok tasavvur etmek mümkündür.

Bu sebeple, Resûl-i Ekrem Efendimizin yirminci dedesi Adnan’dan Hz. İbrâhim’e kadar olan ikinci kademe neseb silsilesi, basamak basamak tesbit edilememiştir. Bazı neseb âlimleri Peygamber Efendimizin nesebini yedi, bazısı da dokuz göbekte Hz. İsmâil’e bağlarlar. Bu, haliyle arada birçok basamakların atlandığını ortaya koyar.



Adnan’dan Hz. İbrâhim’e kadar

Bazı âlimler, Peygamber Efendimizin, Adnan’dan Hz. İbrâhim’e kadar olan ikinci kademe neseb silsilesini şöyle sıralarlar:

Adnan, Udd (veya Udad), Mukavvim, Nahur (veya Sârih), Teyrah, Ya’rub, Yeşcub, Nabit, İsmâil (a.s.), İbrâhim (a.s.)1

Ayrıca, İbn-i İshâk, bundan sonra da, Resûl-i Ekrem Efendimizin neseb silsilesini tâ Âdem’e (a.s.) kadar götürür.2 Ancak belirtelim ki, diğer kaynaklar bu silsile üzerinde ittifâk etmiş değillerdir.

Peygamber Efendimizin meşhur dedeleri

Şüphesiz, Kâinâtın Efendisinin nurunu alnında bir İlâhi emânet olarak taşıyan atalarının tamamı hakkında fazla bir bilgimiz yoktur. Atalarından en çok bilgi sahibi olduklarımız ise, zaman bakımından en yakın olanlarıdır. Burada onların hayat ve şahsiyetlerine kısa bir göz atmak yerinde olacaktır.



Kusay

Peygamber Efendimizin, asıl ismi Zeyd olan dördüncü kuşaktaki dedesi Kusay, mühim bir şahsiyetti. Kendisinin sadece Zühre adında bir erkek kardeşi vardı.

Hz. Âdem’den beri devam edip gelen nur-u Ahmedîyi alnında taşıma şerefi, bu iki kardeşten Kusay’a ihsan edilmişti. Büyük oğul olduğu için, âilenin reisliği vazifesi de kendisine verilmişti. Küçüklüğünden beri kabiliyetiyle dikkatleri üzerinde toplayan Kusay, büyüyünce Mekke’nin ileri gelen şahsiyetlerinden biri oldu. Teşkilâtçılığı, idareciliği, adaletli kararları ile kısa zamanda Mekke halkı arasında büyük bir itimad kazandı. Bu sebeple Mekke’nin idaresi ona verildi. Mekke’yi ilk defa mahallelere o böldü; her kabileyi, kendilerine ayırdığı mahallelere o yerleştirdi. Mekke’nin en mühim işleri onun evinde görüşülüp karara bağlanırdı. Kâbe’nin perdedarlığı, hacıların su ihtiyacının karşılanması, onların ağırlanması, savaşa giderken bayrak dikme ve Mekke meclisini idare etme gibi mühim işler, ona emânet edilmişti. Kâbe’nin karşısında ve kapısı Kâbe’ye bakan ilk ev onun için inşâ edilmişti. Bu ev, Mekke’nin bir nevi hükümet binası veya içinde Mekke Şehir Devletinin her türlü iş ve meselelerinin görüşüldüğü bir parlamento idi. Kusay’ın bu konağı tarihte "Dârü’n-Nedve" ismiyle şöhret bulmuş ve Hicretten yarım asır sonrasına kadar da muhafaza edilmiştir.

Kusay, Mekke’de istisnasız herkes tarafından sevilir, sayılırdı. Alnında taşıdığı Fahr-i Kâinat Efendimize ait nuru, onu bütün Mekke halkının sevgilisi ve can dostu haline getirmişti.

Yaşlanınca, âdetleri üzere âile reisliği vazifesini en büyük oğlu Abdüddâr’a teslim etti ve "Sevgili oğlum! Seni bu kavme reis tâyin ediyorum" dedi.

Ne var ki, Abdüddâr, bu büyük vazifeyi yürütecek kabiliyete sahip değildi. Hayatı boyunca da babasının yerini dolduramadı. Çünkü, Fahr-i Kâinat Efendimizin kudsî nuru onun değil, küçük kardeşi Abd-i Menâf’ın alnında parlıyordu. Onun da dört oğlu vardı: Hâşim, Abdüşşems, Muttalip ve Nevfel.1



Hâşim

Hâşim, Resûl-i Ekrem Efendimizin ikinci kuşaktan dedesidir.

Mekke’nin ileri gelen eşrafından olan Hâşim, ticâretle uğraşırdı. Peygamberimizin doğum vakti yaklaştığı için nur-u Muhammedî onun alnında daha haşmetli bir surette parlıyordu. Ayrıca birçok üstün faziletleri de üzerinde taşırdı.

Son derece cömertti. Bir kıtlık yılında Mekke’de ekmek bulunmaz olmuştu. O, Şam’dan getirdiği has buğday unundan bem beyaz ekmekler yaptırmış, bir çok develer ve koyunlar kestirmiş, ekmek, et ve etsuyu (tirit) ile bütün Mekke halkına büyük bir ziyafet çekmişti.

Hâşim, üstün seciyeli, kabiliyetli, dirayetli, cömert, faziletli ve herkes tarafından sevilen, sayılan yüksek bir şahsiyetin sahibi olduğu için ismi, ailesine ve soyuna ad olmuştur. Bu sebeple Fahr-i Kâinat Efendimizin de arasında bulundukları bu yüce soya, kendilerinden sonra "Haşimîler" denilmiştir.

Hâşim’in dört erkek çocuğu olmuştu: Şeybe (Abdülmuttalib), Esed, Ebû Sayfî ve Nadle.1

Hâşim’in nesli erkek çocuklarından Şeybe ile Esed’den devam etmiştir. Şeybe, Resûl-i Ekrem Efendimizin birinci kuşaktaki dedesidir. Esed ise Hz. Ali’nin annesi Fâtıma’nın dayısıdır.

Ne var ki, Esed sulbünden dünyaya gelen Huneyn de zürriyet bırakmayınca, bütün Haşimîler sadece Abdülmuttaliboğulları kolundan gelerek çoğalmış ve yeryüzüne dağılmışlardır.2



Şeybe (Abdülmuttalib)

Peygamber Efendimizin birinci kuşaktaki dedesidir. Doğuştan ak saçlı olduğundan kendisine "Şeybe" ismini vermişlerdi. Abdülmuttalib onun lâkabıdır. O daha çok bu lâkabla şöhret bulmuş ve anılmıştır.

Bu lâkabı alışının hikâyesi şöyle anlatılır:

Şeybe küçüklüğünde Medine’de dayılarının yanında kalıyordu. Bir gün mahalle arkadaşları diğer çocuklarla Medine’de bir meydanda ok atışı yapıyorlardı. Bütün çocuklar arasında, alnında parlayan Kâinatın Efendisine ait nur sebebiyle rahatlıkla farkediliyordu. Çocukların bu yarışmasını seyretmek için büyüklerden bir kalabalık da orada toplanmış bulunuyordu.

Ok atma sırası Şeybe’ye gelmişti. Okunu yayına yerleştirdi. Kendinden emin bir tavırla yayını gerdi. Bir an nefesini kesip yayını salıverdi. Yaydan fırlayan ok, hedefe tam isabet etmişti. Herkes hayranlık dolu bakışlarla kendisine bakarken, o ise bu başarıdan duyduğu sevinç ve heyecanı şu sözlerle dile getiriyordu:

"Ben, Hâşim’in oğluyum. Ben, (Bethâ) Beyinin oğluyum. Okum elbette hedefini bulur."

Seyre gelen büyükler Şeybe’nin bu övücü sözlerini duydular. Harîs bin Abd-i Menâfoğullarından biri yanına yaklaştı ve sorup sual ederek onun Hâşim’in oğlu olduğunu öğrendi. Mekke’ye dönüşünde bu adam, durumu amcası Muttalib’e anlattı ve böylesine kabiliyetli ve zeki bir çocuğun yabancı ilde bırakılmasının doğru olmayacağını belirtti.

Muttalib bu haber üzerine derhal Medine’ye vardı. Şeybe’yi alarak Mekke’ye getirdi. Muttalib terkisinde yeğeni Şeybe ile Mekke sokaklarına girerken sordular:

"Bu çocuk kim?"

Göz değmesinden korkan Muttalib’in ağzından, "Kölemdir" sözü çıktı.

Evine gelince karısı Hâtice de kendisine aynı soruyu yöneltti. Yine cevabı "Kölemdir" oldu.

Ertesi günü amcasının kendisine aldığı güzel elbiselerle Mekke sokaklarında dolaşmaya başlayınca, herkes onun kim olduğunu merak etmeye ve sormaya başladı. Bilenler, "Abdülmuttalib" (Muttalib’in kölesi)" diye cevap veriyorlardı. Her ne kadar kim olduğu sonradan ortaya çıktıysa da, ismi, o günden sonra "Abdü’l-Muttalib" (Muttalib’in kölesi) olarak kaldı.1

Abdülmuttalib’in rüyâsı

Aradan yıllar geçti. Alnında parlayan Kâinatın Efendisine ait nûr, onun Kureyş’in reğisliği makamına getirip oturttu.

Sıcak bir yaz günü idi. Kâbe’nin yanındaki Hıcr mevkiinde serin bir gölgede uyuyordu. Bir rüyâ gördü. Rüyâsında bir zât kendisine şöyle seslendi:

"Kalk, Tayyibe’yi kaz!"

Sordu: "Tayyibe nedir?"

Fakat, o zât sorusuna hiçbir cevap vermeden uzaklaşıp gitti.

Uyanan Abdülmuttalib heyecanlı idi. "Tayyibe" ne demekti? Tayyibe’yi kazmak nasıl olurdu? Rüyâya bir mânâ veremeden merak içinde o gün geceyi geçirdi.

Ertesi gün, aynı yerde yine uykuya dalmıştı. Aynı adam tekrar göründü ve seslendi:

"Kalk, Berre’yi kaz."

Rüyâsında şaşkına dönen Abdülmuttalib yine sordu:

"Berre nedir?"

Adam yine hiçbir cevap vermeden oradan uzaklaşıp gitti.

Abdülmuttalib derin uykudan daha büyük bir merak ve heyecan içinde uyandı. Ne var ki, gördüklerine bir türlü mânâ veremiyordu. O gün ve geceyi de yine gördüğü rüyânın tesirinde geçirdi.

Ertesi günü idi. Yine aynı yerde yatıyordu. Aynı adam gelerek kendisine, "Kalk," dedi. "Mednûne’yi kaz."

Derin uykuda, Abdülmuttalib, adama "Mednûne nedir?" diye sordu. Ama adam yine cevap vermeden uzaklaşıp gitti.

Abdülmuttalib’in merak ve heyecanı son haddine ulaşmıştı. Üç gün üst üste gördüğü rüyânın boş olmadığını elbette biliyordu. Ama mânâsını anlayacak en ufak bir ipucuna da sahip değildi.

Dördüncü gün yine aynı yerde uykuya yatan Abdülmuttalib, aynı adamın geldiğini gördü. Adam bu sefer şöyle seslendi:

"Zemzem’i kaz!"

Abdülmuttalib, "Zemzem nedir, nerededir?" diye sorunca, adamın cevabı şu oldu:

"Zemzem bir sudur ki, hiç kesilmez, dibine erilmez. Hacıların su ihtiyacını onunla karşılarsın. O, Kâbe’de kesilen kurbanların kanlarının döküldüğü yer ile terslerinin gömüldüğü yer arasındadır. Alaca kanatlı bir karga gelip, orayı gagalar. Orada karınca yuvası da vardır."1

Uyanan Abdülmuttalib’in heyecanına bu sefer sevinç de katılmıştı. Çünkü, rüyâyı mânâlandırmak için ipucunu elde etmişti. Zemzem kuyusundan defâlarca bahsedildiğini duymuştu. Fakat, onun yerini kimse bilmiyordu. Çünkü Cürhümlüler, Mekke’den düşman istilâsı önünden kaçarken, Kâbe’nin bütün kıymetli mallarını Zemzem kuyusuna atmış, kuyunun üstünü de toprakla bir edip, belirsiz bir hale getirmişlerdi. O zamandan beri Zemzem’in ismi var, kendisi yoktu.

Abdülmuttalib, artık Zemzem’in yerini bulup kazmakla vazifelendirildiğini anlamıştı. Derhal araştırmaya koyuldu. Rüyâsında kendisine öğretilen yere gitti. Bu sırada alaca kanatlı bir karganın süzüldüğünü ve yere konarak gagası ile bir yeri karıştırdıktan sonra havalanarak göğe doğru yükseldiğini gördü.

Abdülmuttalib’in sevincine diyecek yoktu. Senelerden beri gizli kalmış hayat bahşeden bir kuyuyu bulma ve ortaya çıkarma şerefine erecekti. Zemzem’in yerini tesbit etmişti ve sıra kazmaya gelmişti. Bu şerefi başkasına kaptırmak ve bu sırrı başkalarına açmak istemiyordu. Bunun için ertesi gün bir tek oğlu olan Hâris’i alarak tesbit edilen yere gitti ve kazmaya başladılar. Bir müddet devam eden kazı sonucu Zemzem Kuyusunun örülmüş duvar taşları ile bir dâire şeklindeki ağzı meydana çıktı. Abdülmuttalib sevinçliydi, heyecanlıydı. Âdetâ gözlerine inanamıyordu. Ama gözlerine inansa da, inanmasa da görünen bir kuyu ağzı idi. Tekbir getirmeye başladı: "Allahü ekber! Allahü Ekber!"



Abdülmuttalib ve Kureyş ileri gelenleri

Abdülmuttalib’in bu faaliyetini başından beri gözleyen Kureyşliler, işin artık ortaya çıkmak üzere olduğunu farkedince, büyüklerine haber verdiler. Bir müddet sonra, Kureyş büyükleri, kazılan yere geldiler ve Abdülmuttalib’e, "Ey Abdülmuttalib! Bu babamız İsmâil’in kuyusudur. Onda bizim de hakkımız var. Bizi de bu işe ortak et" dediler.

Abdülmuttalib, "Hayır, yapamam" dedi. "Bu iş sadece bana tahsis edilmiş ve aranızdan ancak bana verilmiştir."

Abdülmuttalib’in bu kesin cevabı Kureyş ileri gelenlerinin hoşuna gitmedi. İçlerinden Adiyy bin Nevfel şöyle konuştu:

"Sen yalnız bir adamsın. Tek oğlundan başka dayanacağın bir kimsen de yok. Nasıl olur da bize karşı gelir, bize boyun eğmezsin?"

Bu söz, Abdülmuttalib’in âdetâ içini yaktı. Çünkü, Kureyşliler onu kimsesizlikle küçümsüyorlardı. Bu anlayıştan fazlasıyla rahatsız olduğunu haliyle de belli etti. Bir müddet üzüntü içinde sustu. Sonra içini şöyle döktü:

"Yâ, demek sen beni yalnızlık ve kimsesizlikle ayıplıyorsun, öyle mi?"

Muhatabından hiçbir cevap gelmeyince, bir müddet düşündükten sonra, ellerini açarak yüzünü semaya doğru çevirdi ve, "Yemin ederim ki," dedi. "Allah bana on erkek çocuk verirse, bunlardan birisini Kâbe’nin yanında kurban edeceğim."1

Abdülmuttalib’in bu sözleri hem bir duâ, hem bir yemin, hem de bir adaktı.



Şam’a gidiş

Hâdisenin burada sona ermeyeceği belli idi. Durum da bir hayli nazikti. Böyle hâdiseler yüzünden aralarında çok defa çarpışmalar patlak vermişti. Bunu bilen Abdülmuttalib, kazı işinden o anlık vazgeçti ve işin bir hakem tarafından halledilmesini teklif etti. Teklifi kabul gördü. Hakemi tesbit ettiler: Şam’da oturan Sa’d bin Hüzeym.

Amcalarından birkaçını yanına alan Abdülmuttalib, Kureyş kabilelerinin ileri gelenlerinden bir grupla Şam’a doğru yola çıktı. Ne var ki, henüz Şam’a varmadan İlâhî kader onları durdurdu. Abdülmuttalib ve yanındakilerin suları, alev saçan çölün ortasında bitti. Bu kendileri için en büyük, en şiddetli düşmandan daha da tehlikeli idi. Abdülmuttalib’in müracaatına, Kureyş ileri gelenleri, "Suyumuz ancak bize yeter" diyerek red cevabı verdiler.

Abdülmuttalib ile yakınlarının hayatı büyük bir tehlike ile karşı karşıya bulunuyordu. Ellerinde yapacakları hiçbir şey de yoktu. Çöl ortasında su aramak, serabın peşinde koşmaktan farksızdı.



Abdülmuttalib’in su aramaya çıkması

Fakat herşeye rağmen Abdülmuttalib su aramaya kararlıydı. İçinden bir ses su bulacağını söylüyordu. Devesinin yanına geldi, onu ayağa kaldırdı. O anda, birden gözlerine inanamadı. Çünkü devenin bir ayağının dibinde pırıl pırıl parlayan, bir avuç su gördü. Bu durum, arkadaşlarını da sevindirmişti. Yeniden hayata dönmüş gibi oldular. Abdülmuttalib, kılıcıyla suyun çıktığı yeri genişletince, su daha gür akmaya başladı. Bu arada su vermeyen Kureyşliler, hayretle onları seyrediyordu.

Abdülmuttalib ve arkadaşları, sudan, kana kana hem kendileri içtiler, hem de hayvanlarına içirdiler. Bir ara, Abdülmuttalib, kendisine su vermeyen Kureyşlilere döndü ve seslendi:

"Suya gelin, suya! Allah bize su verdi. Hem kendiniz için, hem de hayvanlarınızı sulayın! Haydi, durmayın, gelin."

Kureyşliler mahcup mahcup kaynağa yaklaştılar. Kana kana sudan içtiler. Hayvanlarını suladılar. Kırbalarındaki bayat suyu dökerek temiz su ile doldurdular.

Kureyşliler, Zemzem kuyusunu kazan ellerin kendilerine sunduğu bu serin ve temiz suyu içer içmez, âlemleri birden değişti. Mahcup ve suçlu bir edâ içinde Abdülmuttalib’e dönerek, "Ey Abdülmuttalib," dediler. "Artık sana diyecek bir sözümüz yok. Anladık ki, Zemzem’i kazmak senin hakkın. Bu işe ancak sen lâyıksın. Vallahi, Zemzem hususunda seninle bir daha münakaşa etmeyeceğiz. Artık hakeme gitmeye de gerek görmüyoruz."

Ve hakeme gitmeden yarı yoldan tekrar Mekke’ye hep beraber döndüler.1

Mekke’ye dönen Abdülmuttalib, oğlu Hâris’le birlikte kazı işine devam etti ve kısa zamanda Zemzem’i ortaya çıkardı.



Kıymetli mallar için kur’a çektiler

Zemzem kuyusundan bazı kıymetli mallar da çıktı. Bunlar arasında altından iki geyik heykeli ile kılıçlar ve zırhlar da vardı. Zemzem’i ortaya çıkarma hakkını daha önce Abdülmuttalib’e bırakan Kureyş ileri gelenleri, bu kıymetli malları görünce, hırs damarları tekrar kabardı. Yine Abdülmuttalib’in başına dikildiler.

"Ey Abdülmuttalib," dediler. "Bu mallara seninle beraber ortağız. Bunlarda bizim de hakkımız var."

Cömert ve sabırlı Abdülmuttalib önce, "Hayır. Sizin bu mallar üzerinde hiçbir hakkınız yok" diyerek isteklerini reddetti. Sonra yine cömertlik ve mertliğini ortaya koydu.

"Ben yine de size yumuşak davranayım. Aramızda kur’a çekelim."

Bundan memnun olan Kureyş ileri gelenleri, "Peki, bu kur’ayı nasıl ve ne şekilde yapacaksın?" diye sordular.

Abdülmuttalib, kur’ada takip edilecek usûlü anlattı:

"İki kur’a Kâbe için, iki kur’a benim için, iki kur’a da sizin için çekeriz. Kur’ada kime ne çıkarsa onu alır, çıkmayan da mahrum kalır."

Bu usûl tarafsız bir hâl çaresi idi. Bu sebeple Kureyşliler sevindiler ve Abdülmuttalib’in bu davranışını takdir ettiler:

"Doğrusu," dediler. "Pek insaflı davrandın."

Kâbe’nin içinde Hübel putunun yanına vardılar ve kur’a çektiler. Kur’a sonucu, Kureyş ileri gelenlerinin bu mallarda hakları olmadığını bir kere daha ortaya koydu. Altın geyik heykeller Kâbe’ye, kılıç ve zırhlar Abdülmuttalib’e düştü.1 Onların payı ise mahrumiyet oldu. Ama artık itiraz edecek durumları kalmadı ve mesele böylece kapandı.

Abdülmuttalib, kılıç ve zırhları döğdürüp saç haline getirdikten sonra, bununla Kâbe’nin kapısını kapattı. Böylece Kâbe’yi altınla süsleyenlerden oldu.

Zemzem kuyusunu ortaya çıkardığı zaman Abdülmuttalib’in yaşı kemâl yaş olan kırkına basmıştı. Otuz yıl sonra, Cenâb-ı Hakkın ihsanı ile erkek çocuklarının sayısı onu buldu. Bu sırada seneler önce yaptığı va’dini hatırladı: Erkek çocuklarından birini Kâbe’de kurban etmek. Ama hangisini? Hepsi de birbirinden güzel ve sevimli idi. Fakat Abdullah çok daha başkaydı.

Abdullah, Abdülmuttalib’in on erkek çocuğundan sekizincisi idi.1 Sîret ve surette diğer kardeşlerinden çok farklıydı. Dünyaya gelir gelmez babasının alnında parlayan Nur-u Muhammedî onun alnına geçmişti. Bu nur, yüzüne harika bir güzellik ve müstesna bir tatlılık bahşetmişti. Ama hiç kimse bu güzellik ve tatlılığın nereden ve niçin geldiğinin farkında değildi.



Abdülmuttalib’in oğullarıyla konuşması

Oğullarının 10’u da büyümüştü.

Va’dini unutmayan Abdülmuttalib, onları bir gün bir araya topladı ve işin hikâyesini anlatarak, içlerinden birini kurban etmesi gerektiğini bildirdi. Hepsi de tereddütsüz razı oldular. Sonra da babalarına sordular:

"Peki, nasıl yapalım bunu? Kimin kurban edileceğini nasıl tesbit edelim?"

Abdülmuttalib böyle bir durumda nasıl yapılması gerektiğini biliyordu. Şöyle dedi:

"Her biriniz birer ok alın, üzerine kendi isminizi yazın ve okları bana verin!"

İtâatkâr çocuklar, babalarının emrini derhal yerine getirdiler. Her biri okdanlığından bir ok çekti. Üzerine kendi ismini yazdıktan sonra, babasına uzattı. Okları toplayan Abdülmuttalib doğruca Kâbe’ye vardı. Meselenin nasıl halledileceği anlaşılmıştı artık: Hübel putunun yanında ok çekilecek, kimin oku çıkarsa o kurban edilecekti.



Kur’a çekilişi

Kâbe’nin yanına varan Abdülmuttalib’in etrafını şehir halkı sarmıştı. Elindeki on oku, Allah’a verdiği sözünden caymış sayılmaması için, tereddütsüz ok çekme memuruna uzattı. On okun üzerinde on ciğerpâresinin ismi vardı. Hangi ok çıkarsa çıksın, ciğerinden bir parça kopacaktı.

Memur oklardan birini çekti. Üzerindeki ismi titrek bir sesle okudu:

"Ab-dul-lah!"

Şefkatli baba, duyduğuna inanmak istemedi. Oku memurun elinden çekip aldı, dikkatlice baktı ve okudu: "Abdullah."

Göz pınarları bir anda yaşlarla doldu. Boğazında hıçkırıklar düğümlendi. Şefkati ve hisleri öylesine kabardı ve coştu ki, bir an "Olamaz" diyerek haykıracak gibi oldu. Son anda Allah’a verdiği sözünü hatırlayarak çelik gibi iradesiyle şefkat ve hislerine gem vurdu. Yıkılmış bir halde yüzünü Abdullah’a çevirdi ve şöyle dedi:

"Oğlum Abdullah! Allah, kendisine kurban edilmek üzere seni seçti. Bu şerefi kardeşlerin arasında sana ihsan etti."

Bu haber, bir anda oradakileri hüzne boğdu. Herkes birbirine soruyordu: "Abdullah mı? O güzel, o tatlı çocuk mu kurban edilecek?"

Abdülmuttalib yanan yüreğine, kasırgalaşan hislerine, okyanus dalgalarını andıran şefkat ve merhamet duygularına aldırmadan, biricik oğlu Abdullah’ın bileğini kavradı ve onu doğruca İsâf ve Nâile putlarının yanına götürdü. Nur yüzlü Abdullah’ta sanki Hz. İsmâil’in teslimiyeti vardı. Yüzünde en ufak bir memnuniyetsizlik belirtisi görünmüyordu.

Abdülmuttalib’in bir elinde bıçak, diğer elinde oğlu Abdullah’ın eli vardı. Kurban edilmesi için herşey tamamdı. Bu sırada bir takım gürültüler duyuldu. Kureyş eşrafı geliyordu. İçlerinden biri seslendi:

"Ey Abdülmuttalib, ne yapmak istiyorsun?"

Abdülmuttalib nur yüzlü oğluna bakarak cevap verdi:

"Onu kurban edeceğim!"

Bu cevap, kalabalık arasında hayret ve heyecan meydana getirerek dalgalandı. Müdahale ettiler:

"Ey Abdülmuttalib," dediler. "Bu nasıl olur? Sen ki, Mekke’nin büyüğüsün; böyle yaparsan, sonra herkes senin yaptığını yapmaz mı? Herkes oğlunu kurban ederse, bizim de soyumuz kesilmez mi?"

Bütün kalabalık Abdülmuttalib’in aleyhindeydi. Hatta hisleri, duyguları da… Lehinde olan tek şey, çelikten iradesi idi. Allah’ına söz vermişti ve bu sözünü mutlaka yerine getirmeliydi. Çünkü, Allah onun istediğini vermişti. On erkek çocuk ihsan etmişti. Kurban etmemek ona karşı nankörlük olurdu.

Bu sırada Abdullah’ın dayısı Abdullah bin Mugîre ortaya atıldı ve, "Ey Abdülmuttalib," dedi. "Vallahi meşru bir mazeret olmadıkça, sen onu kurban edemezsin. Onu kurtarmak için gerekirse bütün malımızı vermeye hazırız!"

Abdülmuttalib’in duyguları, şefkati, merhameti de sanki dillenmiş ve kendisine aynı şeyleri haykırıyorlardı. Fakat, çelikten iradesi bir türlü gevşemiyordu.

Kureyşliler ve oğulları yalvarmalarının netice vermediğini görünce bu sefer şöyle bir teklifte bulundular:

"Ey Abdülmuttalib! Abdullah’ı al, Şam’a git. Orada bir kadın var; kâhin ve bilgin bir kadın. Doğudan batıdan zorlukta kalan herkes, ülkeler aşıp ona gider. Herkesin derdine bir çare bulur. Elbette senin için bir çare bulur. Abdullah boğazlanacak derse, gel onu boğazla. Yok eğer seni de, Abdullah’ı da, bizi de üzüntüden kurtaracak bir çare bulursa, ona göre hareket edersin."1

Bu fikir Abdülmuttalib’in aklına yattı. Derhal Abdullah’ı yanına alarak Şam’a doğru yola çıktı. Medine’ye geldiklerinde kâhin kadının Hayber’de olduğunu öğrendiler. Oradan Hayber’e geldiler. Arrafe adındaki kâhineyi buldular. Abdülmuttalib durumu olduğu gibi anlattı.

Kadın sordu: "Sizde bir insanın diyeti nedir?"

Abdülmuttalib, "On deve" dedi.

Bunun üzerine kâhin kadın, "Gidin on deve hazırlayın. Çocukla on deveyi alıp ok çektiğiniz yere götürün. Bir tarafta çocuğunuz, diğer tarafta ise on deve olmak üzere ikisi arasında ok çekin. Eğer ok develere çıkarsa, develeri kurban edip çocuğu kurtarın. Yok, eğer ok çocuğa çıkarsa, her defasında develerin sayısına bir diyet miktarı daha ekleyerek Rabbiniz sizden razı oluncaya kadar ok çekmeye devam edin! Ne zaman ok develere çıkarsa, onları boğazlayıp kurban edin. Bu şekilde hem Rabbinizi razı etmiş, hem de çocuğunuzu kurban olmaktan kurtarmış olursunuz" dedi.2

Ortaya konan çareyi uygun bulan Abdülmuttalib sevinçten uçacak gibi oldu. Vakit kaybetmeden Mekke’ye döndü. Abdülmuttalib âilesi ve Mekke halkı da bu habere son derece sevindi.



Kur’a neticesi

Mekke’ye dönüşünün ertesi günü idi. Abdülmuttalib, biricik oğlu Abdullah ve on deveyi alarak Kâbe’ye gitti. Kâhin kadının tavsiyesi üzerine Abdullah ile on deve arasında kur’a çekilecekti.

Abdülmuttalib sevinç içinde, memura, "Çek" dedi. Çekilen ok Abdullah’a çıktı. Develerin sayısını yirmiye çıkardılar. Memur tekrar ok çekti. Ok yine Abdullah’ı gösterdi. Develer otuza çıkarıldı. Ok tekrar Abdullah’a isabet etti. Devler kırk oldu. Ok yine Abdullah’a çıktı. Elli oldu; ok sanki Abdullah’a çıkmakta ısrar ediyordu. Altmış, yetmiş, seksen, doksan oldu. Ok ısrarla Abdullah’ı gösteriyordu. Sanki başka bir âlemden emir alır gibiydi.

Abdülmuttalib hayret ve heyecan içindeydi. Her çekim esnasında ellerini semaya doğru kaldırarak duâ etmekten de geri durmuyordu.

Nihayet develerin sayısı yüzü buldu. Tekrar ok çekilince, merakla bakanlar derin bir nefes aldılar. Çünkü ok develere çıkmıştı.

Herkes gibi Abdülmuttalib’in de gözleri sevinçle parladı. Fakat, onun bu sevinci fazla sürmedi. Derhal ciddileşti. Kendisini fazla tebrike imkân tanımadı ve şöyle konuştu:

"Vallahi, üst üste üç defa daha ok çekeceğim. Tâ ki, kalbim mutmain olsun."

Çekiliş üç defa daha tekrarlandı. Her defasında sevinç çığlıkları atılıyordu. Çünkü, üç seferinde de ok develere çıkmıştı. Bu sevincini Abdülmuttalib, "Allahü ekber, Allahü ekber!" diyerek izhar etti ve diz çökerek duâda bulundu. Böylece Abdullah kurban edilmekten kurtuldu.

Sevgili oğlunun kurban edilmekten kurtulmasına son derece sevinen Abdülmuttalib, yüz devenin Safa ile Merve arasına götürülüp, yan yana kurban edilmesini emretti. Emri derhal yerine getirildi. Kurban edilen develerin etlerinden Mekke halkı bol bol istifade etti. Alamadıklarını da kurtlar, kuşlar, köpekler, vahşi ve ehil bütün hayvanlar paylaştılar. O günden itibaren bir insan diyeti, Kureyşliler ve Araplar arasında, 100 deve olarak kabul edilme âdeti benimsendi.1 Resûl-i Ekrem Efendimiz de bu âdeti olduğu gibi bırakmıştır.2



Hz. Abdullah’ın iffeti

Aynı gündü… Herkes neticeden memnun kur’a yerinden dağılıyordu. Abdülmuttalib de sevgili oğluyla birlikte şehre geliyordu. Kâbe’nin yanından geçerlerken, babasından bir hayli geride kalmış Abdullah’ın karşısına bir kadın dikildi. Bu kadın, Abdullah’ın dillere destan güzelliğine hayranlardan biri olan Vara bin Nevfel’in kızkardeşi Rukiyye idi. O da kardeşi Varaka gibi eski mukaddes kitapları okumuş, o kitaplarda ahirzamanda gelecek peygamberin sıfatlarını görmüş ve öğrenmişti. İç âleminde, Abdullah’ın yüzünde o âna kadar hiçbir kimsede görmediği müstesna parlaklıkla karşı karşıya kalınca bu sıfatlarla münasebet kurdu. Bu şerefi başkasına kaptırmamak için de güzelliğini, iffetini unutarak Abdullah’ın yanına yaklaştı ve şöyle fısıldadı:

"Delikanlı, biraz dursana."

Abdullah durdu.

Kadın, "Nereye gidiyorsun?" diye sordu.

Yüzünde parlayan nurun masumiyeti içinde, Abdullah, "Babamla gidiyoruz" diye cevap verdi.

Kadın, bu masum cevap üzerinde pek durmadı ve asıl maksadını açıkladı. Hz. Abdullah’a gayr-ı meşrû ilişki teklif etti.

Abdullah’ın yüzü bir anda kıp kırmızı kesildi. Masumiyetini yırtmak isteyen bu teklife pek aldırmadı ve yoluna devam etmek istedi. Fakat, Rukiyye ona sahip olmak istiyordu. Arzusunu bir başka teklifle cazip hale getirdi:

"Eğer benimle beraber olmayı kabul edersen, senin için kurban edilen develer kadar develerim var, onların hepsini sana veririm" dedi.

Abdullah bu cazip teklife de iltifat etmedi ve iffetini sergileyen şu cevabı verdi:

"Haram öyle acıdır ki, ölüm acısı onun yanında çok hafif kalır. Helâl ise çok tatlıdır.

"Ey kadın, sen git açıkça helâlinden ara! Şeref ve iffet sahibi olanlar namuslarını ve dinlerini titizlikle korurlar. Onlar, namussuzluk demek olan bir işe nasıl teşebbüs ve cesaret edebilirler?"1

Bu asil cevabından sonra da, güzel Rukiyye’nin hüzün ve hayranlığı birleştiren bakışları önünde, yoluna devam etti.

Günler sonra, evlenmiş bulunan Hz. Abdullah, aynı kadınla Mekke sokaklarında bir kere daha karşılaştı. Aynı Rukiyye ona karşı en ufak bir arzu ve hasret belirtisi göstermedi. Bilâkis, hissiz ve bakışları hayranlık şöyle dursun, çok donuktu. Abdullah sebebini sordu:

"Ne oldu, sana? Halin değişmiş."

Rukiyye, "O gün, alnında esrarlı bir nûr parlıyordu. O nûr karşısında kendimden geçtim. Ama şimdi onu göremiyorum" diye cevap verdi.

Evet, Hz. Abdullah’ın alnında parlayan nur artık yoktu. Çünkü, Kâinatın Efendisine hâmile olan annelerin en büyüğü Hz. Âmine’ye intikal etmişti. Aslında Hz. Abdullah’a hayran ve meftun olan sadece bu kadın değildi. Kötü ahlâktan uzak, ter temiz ve en güzel haslet ve faziletlerle bezenmiş bu delikanlıya bütün Kureyş kızlarının gözleri çevrilmişti; ama, yüzündeki parlaklığın sırrına akıl erdiremeden, Hak Teâlânın ona âhir zaman peygamberinin babası olmak gibi, şereflerin en büyüğünü mukadder kıldığının hikmetini idrak edemeden.



Hz. Abdullah’ın Hz. Âmine ile evlenmesi

Hz. Abdullah, gün geçtikçe, gönülleri etrafında pervane gibi döndürüyordu. Fakat, o dönen pervanelerin hiçbirine iltifat etmiyor, iffet ve namusunu ter temiz koruyordu.

Çok sevdiği oğlunun evlenme çağına geldiğini gören Abdülmuttalib, bir an evvel onu mes’ud bir yuvaya kavuşturmak istiyordu. Ancak, ona her yönüyle denk birini bulmak gerekiyordu.

Abdülmuttalib, bunu bulmada gecikmedi. Benî Zühre kabilesinin büyüğü Vehb bin Abd-i Menâf’ın yanına vararak, kızı Âmine’yi oğlu Abdullah’a istediğini söyledi. Vehb, teklifi memnuniyet ve sevinçle karşıladı. Sonra da şöyle konuştu:

"Ey amcamoğlu! Biz bu teklifi sizden önce aldık. Âmine’nin annesi, geçenlerde bir rüyâ görmüştü. Anlattığına göre, evimize bir nur girmiş. Aydınlığı yerleri ve gökleri tutmuş. Ben de bu gece rüyâmda, dedemiz İbrahim’i (a.s.) gördüm. Bana, ‘Abdülmuttalib’in oğlu Abdullah’la kızın Âmine’nin nikâhlarını ben kıydım. Sen de onu kabul et’ dedi. Bugün sabahtan beri bu rüyânın tesiri altındaydım. ‘Acaba ne zaman gelecekler?’ diye kendi kendime sorup duruyordum."

Bunları duyan Abdülmuttalib sevincinden, "Allahü ekber, Allahü ekber!" diyerek tekbir getirdi.

Vehb’in kızı Âmine hem güzellik, hem ahlâk, hem de nesep itibariyle Kureyş kızları arasında en yüksek mevkie sahipti. Her hususta Abdullah’a denkti ve henüz 14 yaşlarında bulunuyordu. Abdullah ise bu sırada 24 yaşlarında idi. Kısa zamanda düğün yapıldı ve Kâinatın Efendisini dünyaya getirecek mes’ud âile yuvası kuruldu.1

Evliliklerinin üzerinden henüz birkaç hafta geçmişti ki, birçok kimsenin fark ettiği garip bir durum oldu. Hz. Abdullah’ın yüzündeki nur, Hz. Âmine’nin alnında parlamaya başladı. Demek ki, artık Hazret-i Âmine, Kâinatın Efendisine hamile idi.



Hz. Abdullah’ın vefatı

Evliliklerinin ilk ayları dolmuştu. Hazret-i Abdullah bir ticaret kervanına katılarak Suriye’ye gitti. Gidiş o gidiş oldu. Hz. Abdullah bir daha Mekke’ye dönmedi. Aylar sonra Mekke’ye dönen ticaret kervanı arasında Hz. Abdullah yoktu. Sadece acı haberi vardı.

Hz. Abdullah, ticaret yolculuğundan dönüşte, Medine’de hastalanmıştı. Ve onu orada dayılarının yanına bırakmışlardı. Bu haberi alan Abdülmuttalib derhal oğlu Hâris’i Medine’ye gönderdi. Hâris, Medine’ye varıncaya kadar herşey olup bitmişti. Hz. Abdullah, Kâinatın Efendisi oğlunun yüzünü bir kerecik olsun görmeden ebedî âleme göç etmişti ve orada Adiyy bin Neccaroğullarından Nabiğa’nın evinin avlusuna defnedilmişti.

Hâris, bu acı haberi alıp Mekke’ye getirdi. Mekke bir anda mâtem havasına büründü. Genç ihtiyar, küçük büyük arasında fark gözetmeyen ölümün, Abdullah’ı bu genç yaşta, beklenmedik bir zamanda sinesine alışı, Abdülmuttalib âilesini derin bir üzüntüye boğdu. Mekke halkı da gözyaşlarıyla onların teessürüne iştirak etti. Hele, henüz genç bir gelin olan Hz. Âmine’nin teessürünü tarif etmek imkânsızdı. Haberi duyduğu andan itibaren bir mum gibi erimeye yüz tuttu. Günlerce gözyaşlarını tutamadı: ağladı, ağladı, ağladı… O ağlarken, bütün insanlığın gözyaşını beraberinde getireceği nur ile silecek ve acılarını dindirecek zâtın dünyaya gelişine ise, iki ay gibi kısa bir zaman kalmıştı.

Hazret-i Âmine hâdiseden duyduğu derin üzüntüyü gözyaşları arasında şiirinde şöyle dile getirdi:

"Artık, Mekke’nin Bethâ kolu Hâşimoğullarından boş kaldı. Mekke, Hâşimoğullarının şânından mahrum kalacak artık.

"Ölüm dâvetine uyarak, evinden örtüler ve kefenler içinde çıkıp, kabre gitti.

"Ölümün (yeryüzünde yıllarca dolaşıp dursa) insanlar arasında, Hâşimoğlu gibi bir yiğit bulup, boşluğunu dolduramaz.

"Dostları onun tabutunu taşımak için koşuştular, onu elden ele alıp götürdüler.

"Ne yazık ki, ecel hiç beklenmedik bir zamanda onu çekip kendine aldı. Halbuki, o, ne kadar güzel, ne kadar cömert ve ne kadar da merhametli biri idi."1



Hz. Abdullah’ın bıraktığı miras

Hz. Abdullah, yeni evliydi. İstikbalini temine yeni yeni hazırlanırken dünyaya gözlerini yummuştu. Bu sebeple maddi plânda geride son derece mütevazi bir miras bıraktı: Ümmü Eymen Bereke adında, Kâinatın Efendisini çok seven bir câriye, beş deve, birkaç koyun, bir kılıç ve bir miktar da gümüş para.2

Fakat geriye Allah’ın lütfuyla iki cihanın güneşi olacak hayırlı bir evlâd bıraktı. Nuruyla âlemi aydıntalacak bir zat: Kâinatın Efendisi Hazret-i Muhammed (a.s.m.).

Fil Vak’ası

Hidâyet Güneşinin doğmasına az bir zaman kalmıştı. Kâbe’ye her taraftan insanlar akın akın gelip hac mevsiminde ziyâret ediyorlardı. Kâbenin bu kadar çok ziyaretçi toplamasını birtakım kimseler hazmedemiyor ve rahatsızlık duyuyorlardı. Bunlardan biri de, Habeş Melikinin Yemen valisi Ebrehe Eşrem idi.

Ebrehe, Kâbe’ye olan insan akınını önlemek için, Bizans İmparatorunun da yardımıyla önce San’a şehrinde Kulleys adında bir kilise yaptırdı. İçini büyük masraflar sonucu altın ve gümüşle süsledi. Dışını çeşitli yerlerden getirttiği son derece kıymetli taşlarla donattı. Öyle ki, o anda yaptırdığı kilisenin bir benzeri başka bir yerde yoktu.

Bu süs ve tezyînat ile, Ebrehe, güyâ halkı buraya celbedecekti. Dolayısıyla Kâbe’ye karşı gösterilen muazzam teveccühü aklınca kırmış olacaktı. Ebrehe, kilisenin inşası bittikten sonra, Habeş hükümdarına takdirini kazanmak niyetiyle de şu mektubu yazdı:

"Hükümdarım, senin için öyle bir mabed yaptırdım ki, şimdiye kadar ne bir Arap, ne de bir Acem onun gibisini yapmış değildir. Arapların haccını buraya çevirmedikçe de asla durmayacağım."1

Fakat Ebrehe’nin bütün bu masraf ve gayretleri boşa çıktı. Yaptırdığı kilisenin müstesna tezyinatını ve muhteşem yapısını görmek için birçok kimse etraftan geldi. Ama sadece süsünü, püsünü görmek için. Kâbe’ye olan akın, yine eskisi gibi, eksilmek şöyle dursun, artarak devam ediyordu.



Kulleys’in kirletilmesi ve Ebrehe’nin kararı

Ebrehe’nin, Kâbe’ye olan teveccühü kırmak niyetiyle muhteşem bir kilise yaptırdığı Araplarca da duyulmuştu. Bu arada Kinane kabilesinden Nevfel adında biri, bu kiliseyi kirletmeyi aklına koydu. Bir gece yarısı giderek Kulleys’in içini, dışını pisliğiyle kirletti. Sonra da kaçıp memleketine döndü. Bu hâdise, insanların Kâbe’ye teveccühünün devam etmesinden fazlasıyla öfkelenmiş bulunan Ebrehe’yi bütün bütün çileden çıkardı. Hâdiseyi Araplardan birinin yaptığını da öğrenince, "Araplar bunu Kâbe’lerinden yüz çevirttiğim için yapıyorlar. Ben de onların Kâbe’sinde taş üstünde taş bırakmayacağım" diye yemin etti.1

Sonra da Kâbe’yi yıkmak gayesiyle Mekke üzerine yürümeye hazırlandı. Habeş Necaşîsinden "Mahmud" adındaki meşhur fili istedi. Necaşî, o sırada dünyada büyüklük ve kuvvetçe eşsiz olan "Mahmut" isimli fili, Ebrehe’ye göndererek arzusunu yerine getirdi.2

Ebrehe ordusunu hazırladı. Mekke’ye doğru yola çıktı. Mahmud adlı fil ile ordunun önünde Mekke’ye doğru ilerliyordu. Bu arada bazı Arap kabileleri bu büyük orduya karşı çıktılar. Fakat muvaffakiyet gösteremediler ve Ebrehe tarafından mağlûp edildiler.

Ebrehe, ordusuyla, Mekke’ye yakın Muğammis denilen mevkie gelince, bir süvari birliğini öncü olarak gönderdi. Süvari birliği Mekke civarına kadar sokularak, Resûl-i Ekrem Efendimizin dedesi Abdülmuttalib’in iki yüz devesi de dahil, Kureyş ve Tihâmelilerin sürülerini gasbetti.3 Bu sırada, Abdülmuttalib, Kureyş kabilesinin reisi idi.



Ebrehe ve Abdülmuttalib

Ebrehe, bir elçi ile Kureyşlilere şu haberi gönderdi:

"Ben sizinle harbetmek için değil, şu mâbedi yıkmak için geldim. Eğer bana karşı koymazsanız, kanınızı akıtmaktan vazgeçerim. Şâyet, Kureyş kabilesinin reisi benimle harb etmek istemiyorsa, yanıma kadar gelsin."4

Kureyş Reisi Abdülmuttalib’in elçiye cevabı şu oldu:

"Allah adına yemin ederiz ki, biz kendisi ile harb etmek istemiyoruz. Zaten buna gücümüz de yetmez. Yalnız, bu mâbed Allah’ın evidir. Onu yıkılmaktan ancak Allah koruyabilir. O kendi mukaddes beytini muhafaza etmezse, bizde Ebrehe’yi bu hareketinden vaz geçirecek güç ve kuvvet yoktur."1

Karşılıklı bu konuşmadan sonra Abdülmuttalib, elçi ile birlikte Ebrehe’nin yanına vardı. Abdülmuttalib heybetli bir görünüşe sahipti. Onu bu haliyle gören Ebrehe, içinden kendisine karşı gayr-i ihtiyarî bir hürmet hissi duydu. Ona, şerefli bir misafir muamelesinde bulunduktan sonra, arzusunun ne olduğunu sordu.

Abdülmuttalib isteğini belirtti:

"Askerlerin, iki yüz devemi almıştır. Arzum, develerimin iadesidir."

Ebrehe, bundan pek hoşlanmadı ve alaylı bir tavırla, "Seni görünce büyük bir adam zannetmiştim. Konuşmaya başlayınca pek de öyle olmadığını anladım. Ben senin ve atalarının tapınağı olan Kâbe’yi yıkmaya gelmişken, sen ondan söz etmiyorsun da, aldığım iki yüz deveden bahsediyorsun" diye konuştu.

Abdülmuttalib, Ebrehe’nin alaylı tavrına aldırmadan, "Ben develerimin sahibiyim. Kâbe’nin de bir sahibi ve koruyucu vardır. Elbette onu koruyacaktır" diye karşılık verdi.

Bu sözler Ebrehe’yi hiddete getirdi ve şöyle konuştu:

"Onu bana karşı kimse koruyamaz!"

Abdülmuttalib yine sözün altında kalmadı ve, "Orası beni ilgilendirmez. İşte sen ve işte o!"2 dedi.

Karşılıklı bu konuşmalardan sonra, Ebrehe, Abdülmuttalib’in gasbedilen develerini geri verdi. Abdülmuttalib ordugâhı terk ederek Mekke’ye geldi ve olup bitenleri Kureyşlilere anlattı. Ayrıca iki yüz deveyi de Allah için kurban etmek üzere işâretleyerek serbest bıraktı.

Mekke boşaltılıyor

Abdülmuttalib, ayrıca Ebrehe ordusunun şerrinden ve zulmünden korunmak için Mekke’yi boşaltmalarını halka tavsiye etti. Kendisi de birkaç kişiyle birlikte Kâbe’nin yanına vardı ve kapının halkasına yapışarak, "Allah’ım! Bir kul dahi evini, barkını korur. Sen de kendi evini koru. Tâ ki, yarın onların salîpleri ve kuvvetleri senin kuvvetine galebe çalmasın"1 diye dua etti.

Mekke boşaltıldı. Halk, dağ başlarına ve kuytu yerlere sığınarak, Ebrehe ordusunun yapacaklarını beklemeye koyuldu. Mekke mahzûn, Kâbe mahzûn, Kureyş mahzûndu.

Ordu harekete hazır, fakat…

Ertesi günün sabahı idi. Mekke üzerine yürüyüp, Kâbe’yi yerle bir etmek için Ebrehe ordusunda hazırlık tamamdı. Ordu bir tek işâret beklemekte idi.

Tarih, Milâdî 571, 17 Muharrem Pazar günü…

Ordu hareket edeceği sırada, Ebrehe’ye kılavuzluk görevini üzerine almış bulunan Nüfeyl bin Habib adındaki adam, büyük fil Mahmud’un kulağına eğilerek şunları fısıldadı:

"Çök Mahmud! Sağ sâlim geldiğin yere dön. Sen, Allah’ın mukaddes saydığı beldedesin!"2

Bu sözleri söyledikten sonra da koşarak bir dağa sığındı.

Nüfeyl’in bu sözleri üzerine, o heybetli fil birden bire çöküverdi. Kaldırmak için her tedbire başvurdular, fakat bir türlü muvaffak olamadılar. Yönünü Yemen’e doğru çevirdiklerinde koşuyor, Şam’a doğru çevirdiklerinde yine koşuyor, doğu tarafına yönelttiklerinde aynı şekilde durmadan koşuyordu. Ancak, yüzünü Mekke’ye doğru çevirdiklerinde, âdetâ bacaklarındaki kuvvet birden bire çekiliveriyor ve Mahmud çöküveriyordu.1

Bu heyecanlı anda, kimsenin fil-i Mahmud’un bu hareketine akıl erdiremeyip düşündüğü sırada, Cenâb-ı Hak, celâl ile tecellî etti ve Kur’ân’da "Ebabîl" diye adlandırılan kuşları deniz tarafından Ebrehe ordusunun üzerine salıverdi. Kırlangıçlara benzeyen bu kuşların herbiri, biri ağzında, ikisi de ayaklarında olmak üzere nohut veya mercimek tanesi büyüklüğünde üçer taş taşıyordu. Bu taşların isabet ettiği her asker, anında yerde debelenip, ölüveriyordu.2

Taş yağmuru ile karşı karşıya kalan askerler şaşırıp kaldılar. Bir anda karargâh, yıkılan, yere serilen insan ve hayvanlarla doldu. Kendilerine taş isabet etmeyenler ise, kaçışmaya başladılar. Ebrehe de o anda canlarını zor kurtaranlar arasında idi. Fakat, aldığı bir taş yarası ile sonradan o da arzusuna muvaffak olamadan ölüp gitti.3

Bu arada, Kâbe üzerine yürümemenin bir mükâfatı olarak Mahmud adındaki fil de sağ kurtuldu.

Cenâb-ı Hak, Ebrehe ordusuna Ebabîl kuşlarını musallat ettikten sonra, ayrıca arkasından sel halinde yağmur yağdırdı. Yağmur seli, Ebrehe ordusunun ölülerini de silip süpürerek denize döktü.4

Yüce Rabbimiz, Kur’ân-ı Kerîminde bu hâdiseyi bize şöyle haber verir:

"Rabbinin fil sahiplerine ne yaptığını görmedin mi?

"Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı?

"Üzerlerine bölük bölük kuşlar gönderdi.

"Onlara ateşte pişirilmiş taşlar attılar.

"Rabbin onları yenilmiş ekin çöplerine çevirdi."1

Bu hâdise, Resûl-i Ekrem Efendimizin peygamberliğinin bir delili idi.2 Zira dünyaya gözlerini açmaya pek az bir zaman kala meydana gelmiş ve doğum yeri, sevgili vatanı ve kıblesi olan Mekke ve Kâbe-i Muazzama harika ve gaybî bir surette Ebrehe ordusunun tahribinden masûn kalmıştır.

Evet, Cenâb-ı Hakkın rahmet ve hikmeti, elbette Habibinin yüzü suyu hürmetine bu muazzam mâbedi Ebrehe ordusuna çiğnetmeye müsaade etmezdi ve etmedi de.

İ S L Y A M

İslam (Arapça:الإسلام) (el- islām) tek tanrılı (monoteistik) ibrahimi bir dindir. S-L-M kökünden türemiştir. Bu kökün yaygın olarak kabul edilen iki anlamı vardır. Bunlar: i) barış ve esenlik, ii) boyun eğmek, itaat etmek (Allah'a teslim olmak)'tır.


İslam ,Kuran'ı anlayış bakımından iki şekilde tarif edilmiş,bazı ilmi kelam alimleri İslamın Hz.Muhammede gelen bir din olduğu görüşünü savunmuş bu görüş geniş kitlelerce kabul edilmiştir.Tasavvuf ehli İslamın Hz.Adem peygamberden kıyamete kadar gelmiş tek din olduğunu bütün peygamberlerin İslamiyet üzere gönderildiklerini hangi peygambere tabi olunur ise onun ismi ile anılacağı Muhammedi,İsevi,Musevi gibi görüşünü savunmuş ve tasavvufi bakışı böyle şekillendirmişlerdir.
İman: İslam dinine göre kişinin iflah olması (kurtuluşa erebilmesi) için îmân etmesi gerekir.

Allah'a Îmân Tevhid, yânî Allah'ın varlığına ve birliğine inanmaktır. Hz.KURAN

Allah'ın yaratıcı, mülkün sâhibi, yaratılmışların bütün işlerini yürüten ve âlemlerde yegâne tasarruf sâhibi olduğuna inanmaktır. Allah'ın gerçekten ibâdet edilmeyi hak eden ilâh, onun dışında ibâdet edilen her şeyin ise batıl olduğuna inanmak. Kuran'da ve Muhammed'in sünnetinde bildirdiği üzere,en güzel isimlerin (esma'ul husna) Allah'a ait olduğuna inanmak.

Melekler'e Îmân Meleklere inanmaktır. Buna göre: Melekler, Allah'ın yalnız ona ibâdet etsinler ve onun emirlerini yerine getirsinler diye yarattığı üstün kullarıdır. Nur'dan yaratılmışlardır. Allah onlara özel görevler vermiştir. Büyük Meleklerden Cebrail, Allah'ın katından peygamberlere vahiy (mesaj/kitap) indirmekle; Mikail, Doğa olayları ile; İsrafil, Kıyamet günü ve yeniden diriliş günü sura üflemekle; ölüm meleği olan Azrail, hayatı sona erdirmekle görevlidir.

Kitaplara Îmân Allah'ın peygamberlerine içinde doğru yolu, iyiliği ve kurtuluşu gösteren kitaplar indirdiğine hepsinin Allah kelamı olduğuna inanmak.Allahın zatına Ait olan kitapların aslını,yine kendisinin muhafaza edeceğine inanmak. Hz.Muhamede indirilen Kuran Mûsâ peygambere indirilen Tevrat Îsâ peygambere indirilen İncil. Dâvûd peygambere verilen Zebur. İbrâhîm peygamberin sahifeleri (Suhuf)...

*Deyin ki: “Biz Allah’a, bize indirilene (Kur’an’a), İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve Yakuboğullarına indirilene, Mûsâ ve İsa’ya verilen (Tevrat ve İncil) ile bütün diğer peygamberlere Rab’lerinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz ona teslim olmuş kimseleriz.”(Bakara suresi)136 -Hz.KURAN

Peygamberlere Îmân Allah'ın peygamberler gönderdiğine ,İlk peygamber Hz.Adem ile son Peygamber Hz.Muhammed arasında gelen sayıları Allah'a malum bütün peygamberlere Aralarında hiçbir fark gözetmeksizin inanmak.

* "Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene iman etti, mü’minler de (iman ettiler). Her biri; Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler ve şöyle dediler: “Onun peygamberlerinden hiçbirini (diğerinden) ayırt etmeyiz.” Şöyle de dediler: “İşittik ve itaat ettik. Ey Rabbimiz! Senden bağışlama dileriz. Sonunda dönüş yalnız sanadır.” (Bakara suresi285)

İbadet: İslam'da ibadetler çok çeşitlidir ve dindeki durumları farklıdır. İslam'da kişi yaptığı her ibadet ile sevap kazanırken, şart olmasına rağmen yapmadığı ibadetler ile günaha girer. Kur'an'da İnananların yapması emredilen eylemler farz hükmündedir.

İbadetin İslam akidesinin bir parçasını teşkil edip etmediği tartışılmıştır. Matüridiyye mezhebine göre ibadet imanın ve dolayısıyla akidenin bir parçası değildir; kişinin ibadetlerini aksatması veya ibadet etmemesi onu dinden çıkarmaz. Bununla birlikte kişinin bağlılığının azalabileceği ve imanının daha hassaslaşacağı (korumasız bir hale geleceği) benzeri bir fikir de sık sık öne sürülür. Selefiyye mezhebine göre ibadet imanın bir parçasıdır ve ibadet etmeyen kişi Mümin (yani inanan) sayılamaz. Buradan hareketle ibadetin seviyesine göre kişinin imanının artıp azalabileceği fikri de ortaya atılmıştır. Kur'an'da ibadetin imanın bir parçası olduğuna dair bir ifade yoktur. İbadetin imanın bir parçası olmadığını savunan alimler ve mezhepler Kur'an'da geçen Müslüman ve Mümin ayrımına dikkat çekmişlerdir


[ İSLAM DİNİ HAKKINDA BAZI TEMEL BİLGİLER ]


      Müslümanlar, dünya nüfusunun dörtte birini oluşturmaktadırlar. İslâmîyet bugün artık beş kıtaya yayılmış vaziyettedir. İslâm Dininin Dünya Medeniyetine çok büyük katkıları olmuştur. İslâm'ı çeşitli yönleriyle tanımak için bu dini çeşitli yönleriyle tanıtan muteber eserlere müracaat etmek gerekir. Bu küçük broşürde amaçlanan ise, İslâm Dininin itikat ibadet ve ahlak esaslarıyla ilgili çok özet bilgiler sunarak bir ön fikir vermektir.

İslâm: "İslâm", Arapça bir kelimedir. Kökü "barış" anlamına gelen "silm (selm)" kelimesine dayanır. Sözlükte itaat etme, boyun eğme anlamına gelir. Herhangi bir zorlama olmaksızın gönülden ve içtenlikle Allah'a itaat etmek, O'na teslim olmak, emir ve yasaklarına kayıtsız şartsız boyun eğmek demektir.

İslâm, Yüce Allah'ın son Peygamber Hz. Muhammed'e vahiy yoluyla bildirdiği O'nun da insanlara ulaştırdığı şeylerin tümünü kabul ederek onları yasamak, sözleri ve isleriyle onları kabul ettiğini göstermek, Allah'a ve Rasulüne itaat etmektir.

Müslüman: İslâm Dininin kurallarına uyan, İslâm'ın kurallarını hayata geçiren kimsedir.

İman: Sözlük anlamı doğrulamak tasdik etmek bir şeye tereddütsüz ve kesin olarak yürekten inanmak anlamına gelen iman, İslâmî bir deyim olarak Allah'a ve Hz. Muhammad'in Allah tarafından haber verdiği kesin olarak belli olan şeylerin doğru olduğuna tereddütsüz inanmaktır.

İmanın Esasları: Peygamberimiz Hz.Muhammed; imanın ne demek olduğunu sorana:

İman, Allah'tan başka tanrı olmadığına, Muhammed'in Allah'ın kulu ve elçisi olduğuna,

Allah'ın meleklerine,

Kitaplarına,

Peygamberlerine,

Ahiret gününe,

Kadere (Hayır ve ser her şeyin Allah'ın takdiri ve yaratmasıyla olduğuna) inanmaktır" şeklinde cevap vermiştir. Peygamberimizin bu sözü, İslam'daki inanç temellerini göstermektedir. Simdi bunlara kısaca değinelim.

1. Allah'a İman: Allah'ın varlığını, birliğini, ezeli ve ebedi olduğunu, yani varlığının bir başlangıcı olmadığını ve ebediyken sona ermeyeceğini, esinin, benzerinin, ortağının, oğlunun, kızının olmadığını; varlığı kendinden olup varlığı için bir başka şeye muhtaç olmadığını, yaratılmış olan şeylerden hiç birine benzemediğini, dolayısıyla düşündüklerimizden ve hayalimize gelen şeylerin hepsinden başka olduğunu; her şeyi bildiğini, herşeyi gördüğünü, her şeyi işittiğini, duyduğunu, her şeye gücünün yettiğini, her şeyi yaratanın O olduğunu ..Kısacası, her türlü eksiklikten uzak oldu?unu ve her türlü eksiksizlik özelliğine sahip olduğunu kabul etmek ve buna yürekten, tereddütsüz bir şekilde inanmak; ergenlik çağına ulaşmış her akil sahibine farzdır.

2. Meleklere İman: Allah'ın yarattığı şeyler, gözümüzle gördüklerimizden ibaret değildir. Göremediğimiz ve hakikatlerini bilemediğimiz ruhani ve nurani varlıklar da vardır. Meleklerde bunlardandır. meleklerin varlığını peygamberler ve ilahi kitaplar haber vermektedir. Bu sebeple onları inkar etmek , Peygamberleri inkar etmek gibidir.

Melekler yaratılışı, insanlarınkine benzemez. Onlarda yeme, içme, erkeklik, dişilik gibi özellikler yoktur. Günah islemezler, Allah'ın kendilerine verdiği görevleri yaparlar. Sayılarını Allah'tan başka kimse bilmez.

3. Kitaplara İman: Allah, insanlara doğru yolu göstermek, onları dünya ve ahirette mutlu kılacak ilkeleri bildirmek, akıllarıyla cevaplarını bulmaları imkansız bazı konularda onları aydınlatmak üzere Peygamberler göndermiştir. Bu peygamberlerden bazılarına insanlara tebliğ edilmek üzere yol gösterici kitaplar indirilmiştir. Allah Teâlânın Kitap göndermesi, sahifeler halinde başlamıştır.İlk sahifeler, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Adem'e gönderilmiştir. Sayıları henüz son derece sınırlı olan, hayatları ve ilişkileri henüz kompleks hale gelmemiş o zamanın toplumlarının ihtiyacının görülmesinde bu sahifeler yeterli olmaktaydı.

Peygamberlerin getirdiği esaslarla ve bu esasların Işığında insan aklinin faaliyetleriyle uygarlık ilerledikçe, insanların hayat ve ilişkileri daha kompleks hale geldikçe Allah Teâlâ da daha kapsamlı sahifeler ve kitaplar göndermiştir. İlahi kitaplar son kitap Kur'an-ı Kerim'le zirveye ulaşmış ve Kur'an-ı Kerim ilahi korumaya alınmıştır. Artık bundan sonra ilahi kitap gelmeyecek ve Kur'an-ı Kerim kıyamete kadar insanlığın rehberi olacaktır. Tevrat Hz. Musa'ya, Zebur Hz. Davut'a, İncil Hz. İsa'ya indirilen büyük kitaplardır.

Müslüman, Allah tarafından Peygamberlere indirilen kitapların hepsine inanır. Ancak bu kitaplardan, Allah'ın indirdiği gibi hiç bir harfi bile değişmeden günümüze kadar ulasan yegane ilahi kitap, sadece Kur'an-ı Kerim'dir. Diğerleri ise ya tamamen kaybolmuş veya insanlar tarafından değiştirilmiş; böylece asli şekillerini kaybetmişlerdir. Bu yüzden bugün Kur'an-ı Kerim'in dışında elde mevcut bulunan diğer ilahi kitaplarda yer alan sözlerden hangilerinin Allah'a ait olduğu, hangilerinin ise insanlar tarafından bu kitaplara sokulduğunu ayırdetmek mümkün değildir.

Zaten Kur'an-ı Kerim indirildikten sonra ilahi kitaplara ihtiyaç kalmamıştır. Artık onların hükmü sona ermiştir. Çünkü, yukarı da da belirttiğimiz gibi Kur'an-ı Kerim, diğer kitaplarında ihtiva ettiği Allah'ın birliğine Peygamberlerine, kitaplarına, meleklerine, ahiret gününe iman; canın, malın, neslin, aklın ve dinin korunması gibi hak dinin temel esaslarını yeniden ve en mükemmel bir şekilde ortaya koymuş, daha önceki kitaplarda da yer alan gerçekleri tasdik etmiş, tahrif edilen hususların doğrusunu açıklamıştır.

4. Peygamberlere İman: Yüce Allah, insanlara kendi içlerinden seçtiği son derece yetkin insanlar aracılığıyla dinini bildirmiştir. Bu kimselere "peygamber" denir ki Allah ile kulları arasında bir elçi demektir.

Peygamberlik, Allah'ın insanlardan dilediğine verdiği bir görevdir. Çalışmakla elde edilmez. İlk Peygamber Hz. Adem son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v) dır. Bu ikisinin arasında pek çok peygamber gelip geçmiştir. Sayılarını Allah'tan başka kimse bilmez. Bunlardan bir kısmının adı Kur'an'da geçmektedir. Her millete kendi diliyle konuşan peygamberler gönderilmiştir.

Peygamberler de insandır. Bu bakımdan yeme, içme,uyuma, dinlenme,evlenme, hastalanma gibi beşeri hususlarda diğer insanlarla aralarında bir fark yoktur. Bunlar peygamberler için bir eksiklik değildir. Ancak hepsinde mutlaka bulunması gereken ortak nitelikler şunlardır. Sıdk (doğruluk), emanet (güvenilir olma), fetanet (çok zeki ve akilli olmak), tebliğ (bildirmekle yükümlü bulundukları hükümleri insanlara anlatmak). Peygamberlerin , peygamberliğini insanlara anlatmak için Allah kendilerine mucizeler vermiştir. Son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v)'e de böyle pek çok mucize verilmiştir. Fakat O'nun en büyük ve sürekli mucizesi, hiç şüphesiz ki Kur'an'dır.

5. Ahiret Gününe İman: Allah'tan başka hiç bir varlık kadim ve ezeli değildir. Hepsi de Allah'ın yaratmasıyla sonradan meydana gelmiştir. Sonradan yaratılan şeylerin bir de sonu vardır. Çünkü Allah'tan başka hiç bir şey ebedi ve baki değildir. Dünyanın da sonunun gelip düzeninin alt üst olmasından yani Kıyametin kopmasından sonra Allah'ın emriyle bütün canlılar tekrar diriltilecektir. Buna öldükten sonra tekrar dirilme denir. İnsanlar dünyada yaptıkları şeylerden sorguya çekilecek, haklı haksiz ayırt edilecek, kimin kimde hakki varsa alınacak, herkes dünyada yaptığı iyilik ve kötülüğün karşılığını mutlaka görecektir. İste bütün bunlara inanmak da iman esaslarındandır.

6. Kadere İnanmak: (Hayır ve Şer; her şeyin Allah'ın takdiri ve yaratmasıyla olduğuna) inanmak. Kader, Allah Teâlânın, ezelden ebede kadar olacak her şeyi en ince ayrıntılarıyla bilip takdir etmesidir.Allah kullarına hayrı da şerri de serbestçe seçebileceği bir irade vermiştir. İnsan iyiliği veya kötülüğü kendi seçer. Onun seçtiğini de Allah yaratır. Ancak, Allah Teâlâ, kulun kötülüğü seçmesine razı değildir. Bu yüzden kullar kendi seçimlerine göre karşılık göreceklerdir. İste, hayır ve şer her şeyin Allah'ın yaratmasıyla meydana gelmesinin anlamı budur. Buna da inanmak iman esaslarındandır.

İbadetler:

Namaz: Namaz, müslümanın günlük ibadetidir. İman ettikten sonra müslümanın, yerine getirmekle yükümlü bulunduğu farzların basında gelir. Namaz, insani kötülüklerden uzaklaştırır, manen olgunlaşmasını sağlar, ruhi melekelerini geliştirir, günahlardan arındırarak manevi huzura kavuşmasını temin eder. Allah'a manen yakınlaşmanın en önemli vasıtalarından biri olan namaz, Allah'ın rızasını kazandırır. Günde münferit olarak veya cemaatle beş defa kılınan namaz, insana daima Allah'ı hatırlatır. Müslüman, şafak vakti kalkar ve ilk önce sabah namazını kılmak suretiyle Allah'ı anarak güne başlar, gün ortasında öğle namazıyla yine O'na yönelir, dünya meşgalelerinin kendisini iyice yorduğu bir vakitte ikindi namazıyla yaratıcısını unutmadığını gösterir, aksam namazıyla Allah'la olan ahdini yenileyerek gününü bitirir ve nihayet uykuya yatmadan önce tekrar Allah'ın huzuruna durmak suretiyle O'nun yardımını dilemeyi unutmaz. Cuma günleri cemaatla kılınan Cuma namazı ile yılda iki defa dini bayram günlerinde kılınan bayram namazları, müslümanlara, hep birlikte Allah'ın huzuruna durma imkanı verir. Böylece müslüman, bir taraftan dünyadaki islerini yürütürken öbür taraftan yaratıcısıyla irtibatını asla kesmez, O'ndan uzaklaşmaz, dünya ahiret dengesini sağlamış olur.

Abdest: Namaz kılabilmek için abdest almak şarttır. Abdest, yüzü dirseklerle beraber elleri yıkamak, ıslak elle başı mesh etmek, topuklarla beraber ayakları yıkamaktır. Aslında manevi bir temizlik olan abdestin maddi temizlik açısından da büyük faydaları vardır.

Gusül: Gusül, ağız ve burnun içi dahil hiç kuru yer kalmamak üzere tepeden tırnağa vücudun her tarafını yıkamaktır. Cinsel ilişkide bulunmuş olanların, adet ve lohusalık halleri sona ermiş bulunan hanımların gusül yapmaları gerekir. Ayrıca en az haftada bir defa her müslümanın yıkanması dini bir tavsiyedir. İslâm dini, temizliğe büyük bir önem vermiştir. Peygamberimiz: "Temizlik imanın yarısıdır." buyurmuştur.

Müslümanın her şeyiyle tertemiz olması, dini görevlerindendir. Bedenin, elbisesinin, oturup kalktığı ve ibadet ettiği yerlerin, yiyip içtiği şeylerin temiz olması gerekir.

Oruç: Niyet ederek tan yerinin ağarmaya başlamasından aksam güneş batıncaya kadar yeme içme ve cinsel ilişkiden uzak durmak suretiyle tutulan orucun dinî ahlakî, sosyal ve sıhhî bir çok yararları vardır.

Oruç tutan kimse sabretme, sıkıntılara göğüs germe, açlığa susuzluğa dayanma ve nefse hakim olma melekesi kazanır. Fakirlik ve yoksulluğun ne demek olduğunu daha iyi anlar. Bunun sonucu olarak, şefkat, merhamet, başkalarına yardım etme ve insanlara faydalı olma gibi yüce duygular kazanır. Elindeki nimetlerin kadrini bilir, israftan sakınmayı öğrenir.

İnsanin manen yükselmesini sağlayan oruç, kişinin iradesini güçlendirir, başkalarına karşı, sevgi, merhamet ve yardim hislerinin gelişmesini temin eder.

Akil sahibi ve erginlik cağına gelmiş her sağlıklı müslümanın tutmak zorunda olduğu oruç, bir aydır kamerî aylardan Ramazan ayında tutulur.

Zekat: Zekat, dinen zengin sayılan erginlik cağına gelmiş akıl sahibi müslümanların, mallarının belli bir miktarını ki genellikle % 2,5 diğer bir ifade ile kırktabirini seneden seneye fakir müslümanlara vermesidir.

Zekat, sözlükte temizlik ve artma anlamlarına gelir. Çünkü günahlardan temizlenmeye ve malın bereketlenmesine vesiledir.

İslâm, yoksula yardımı kişinin isteğine bırakmayarak zengin olan herkesin zekat vermesini zorunlu kılmıştır. Çünkü zekat, Allah'ın zenginlere ihsan ettiği malda, fakirlerin hakkıdır.

Zekat, Allah'ın rızasını kazandıran, kişinin anlayışında, malın, araç olmaktan çıkarak amaç haline gelmesini önleyen, insanda başkalarını düşünme, merhamet ve iyilik gibi güzel duyguları geliştiren ve toplumsal barışı sağlayan bir ibadettir.

Hac: İslâm'ın esaslarından biri olan Hac, hac günlerinde Kabe'yi ve etrafındaki bazı kutsal yerleri usûlüne göre ziyaret ederek buralarda yapılması gerekenleri yerine getirmektir. Gücü yeten her müslümana ömründe bir defa hac yapmak farzdır.

Hac; her yıl, dilleri, renkleri, ülkeleri, kültürleri farklı, fakat hedef ve gayeleri ayni milyonlarca müslümanın bir arada, hep birden ibadet edip Allah'a yönelmelerini, birbirleri ile tanışıp kaynaşmalarını, müslümanların dertlerini görüşüp ortak çareler üzerinde düşünmelerini sağlar.

Hac ibadeti esnasında günlük giysilerinden soyunup ihrama giren müslümanlar, zenginlikle böbürlenmemeyi, insanlar arasındaki eşitliği, ölümü ve öldükten sonra dirilisi unutmamayı fiilen yasar ve öğrenirler.

İhramlı için konulan yasaklar, hiç kimseye, hatta haşerelere bile zarar vermeme, yaratıklara şefkat ve merhamet, zorluklara sabretme melekesi kazandırır. Böylece Hac farizasını eda eden kimseler, Allah'a kulluk vazifelerini ifa etmiş oldukları gibi çevresindekilere yararlı olma, hiç değilse zarar vermeme alışkanlığı kazanmış olur.


.



IMAN VE İSLAM'IN SARTLARIİslâm dininde Yüce Allah'a, meleklere, Allah'ın kitablarına, ...

IMAN VE İSLAM'IN SARTLARI

İslâm dininde Yüce Allah'a, meleklere, Allah'ın kitablarına, peygamberlere, ahiret gününe, kaza ve kadere iman etmek esastır. Bunları bilip kabullenmek imanın temel şartıdır. Onun için imanın şartları altıdır, denilir. Bu şartlar müslümanlıkla kesinlikle mevcut esaslardır. Bunlara, inanılması zorunlu din ilkeleri denir. Bunlara inanmak mecburiyeti vardır. Bunları doğrulamadıkça iman gerçekleşemez. Bunlardan herhangi birini inkâr etmek - Allah korusun- İnsanı hemen dinden çıkarır.

Biz bu imanımızı <<Amentü billâhi...>> sözlerini okumakla daima açıklıyor ve isbat ediyoruz. Bu sözleri okuyan şöyle demiş oluyor.

"Ben Yüce Alllah'a, O'nun meleklerine, O'nun kitablarına, O'nun peygamberlerine, ahiret gününe, kaderin (iyi ve kötü her şeyin yaratılışı) Allah'dan olduğuna inandım. Öldükten sonra dirilip mahşerde (hesab yerinde) toplanmak hakdır ve gerçektir. Şahidlik ederim ki, Allah'dan başka İlâh yoktur ve yine şahidlik ederim ki, Hazret-i Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) O'nun kulu ve peygamberidir."

İslâmın şartları ise, beştir. Peygamber Efendimiz'in bir hadislerinin manası şudur: "İslam dini beş şey üzerine kurulmuştur. Şahadet sözünü getirmek (Eşhedü en lâ İlâhe İllallah ve Eşhedü enne Muhammeden Resûlüllah, demek), namaz kılmak, zekat vermek, ramazan ayı oruç tutmak ve hac etmek.

İşte bu beş şey İslâm'ın şartıdır. Bu şartları gözetip onları yerine getiren insan İslâm şerefine ermiş, Müslüman rütbesini kazanmış olur.

" Eşhedü en lâ İlâhe İllallah ve Eşhedü enne Muhammeden Abdühu ve Resûlühu = Allah'dan başka ilah olmadığına şahidlik ederim. Yine Muhammed'ın (a.s) Allah'ın kulu ve elçisi olduğuna şahidlik ederim."sözlerine "Kelime- i Şehadet" denir. " Lâ ilâhe illallah, Muhammed'ün Resülüllah " sözüne de "Kelime- i Tevhid" denir. Biz bu mübarek kelimeleri daima okuruz.

 

İSLAM AHLAKI

İslâm Dini kadar güzel ahlaka önem veren bir başka din veya düşünce sistemi göstermek mümkün değildir. Öyleki Peygamber Efendimiz "İslâm, güzel ahlâktır" buyurmuştur. Hz. Peygamberin güzel ahlâka teşvik eden bir çok güzel sözü vardır.

"Mü'minlerin îmanca en kamil olanı, ahlâkI en güzel olanıdır" "İçinizden en çok sevdiklerim ve kıyamet gününde bana en yakın olanlarınız, ahlaki en güzel olanlarınızdır" hadisleri bunlardan sadece ikisidir. Kur'an-ı Kerim'de adalet, ahde vefa, affetme, alçak gönüllülük, ana-babaya itaat, sevgi, kardeşlik, barış, güvenirlilik, doğruluk, birlik, beraberlik, iyilik, ihsan, iffet, cömertlik, merhamet, müsamaha, tatlı dilli olma, güler yüzlülük, temiz kalplilik gibi güzel ahlâki hasletlere teşvik eden ve zulüm, haksizlik, riya, haset, gıybet, çirkin sözlülük, asık suratlılık, cimrilik, bencillik, kıskançlık, kibir, kin, kötü zan, israf, bozgunculuk... gibi kötü hasletlerden nehyeden pek çok âyetin yer alması, Kur'an'da ahlaka ne kadar önem verildiğinin bir göstergesidir.

Peygamber Efendimizin güzel ahlaka teşvik eden ve kötü hasletlerden nehyeden hadisleri ise neredeyse bir kitap oluşturacak kadardır. O sadece bu sözleri söylemekle kalmamış, güzel ahlaki bizzat yasayarak insanlara örnek olmuş ve öğretmiştir.

Bu yüzden O'nun ahlaki, İslâm ahlakinin en güzel tatbikatını oluşturmaktadır. İste bu sebeple burada peygamberimiz Hz. Muhammed'in güzel ahlakından az da olsa sözetmek istiyoruz(*). Çünkü O gerçekten en güzel örnektir:

Peygamber Efendimiz güler yüzlü, nazik tabiatlı, ince ve hassas ruhlu idi. Kati yürekli, sert ve kırıcı değildi. Ağzından sert ve kaba hiçbir söz çıkmazdı. Başkalarını tenkit etmez, kimsenin ayıbını yüzüne vurmazdı. Yanlış ve hoşlanmadığı bir davranış görürse "içinizden bazı kimseler, söyle söyle yapıyorlar..." Şeklinde, bu davranışları yapanların kim olduklarını belli etmeden ve hiç kimseyi kırmadan yanlışı ve hataları düzeltirdi. Kimsenin sözünü kesmez, konuşması bitinceye kadar dinlerdi. Tartışmayı sevmez, sözügereğinden çok uzatmazdı. Kendini ilgilendirmeyen şeylerle meşgul olmaz, kimsenin gizli hallerini araştırmazdı. Allah'a hürmetsizlik olmadıkça, sahsına yapılan kötülükleri, ne kadar büyük olursa olsun, bağışlar, eline imkan geçince öç almayı düşünmezdi.

Son derece iffet ve haya sahibiydi. Bütün insanları eşit tutar, zengin fakir, efendi-köle, büyük-küçük ayrımı yapmazdı. Her bakımdan kendisine güvenilirdi. Verdiği sözü mutlaka zamanında yerine getirirdi. Dürüstlükten ayrıldığı, saka bile olsa yalan söylediği hiç görülmemiştir. Bu yüzden O'na henüz peygamberlik verilmeden önce "Muhammed'ül-Emin" denilmişti. Nitekim Peygamberliğini haber verdiği zaman, iman etmeyenler bile O'na "yalancı, yalan söylüyor" diyememiştir. En yakın akrabalarını safa tepesinde toplayıp onlari İslâm'a davet için, "Size su dağın arkasında düşman atlılarının bulunduğunu söylesem, bana inanırmısınız?" dediği zaman: "Hepimiz inanırız. Çünkü sen yalan söylemezsin" diye cevap vermişlerdi. Kendisi böyle olduğu gibi, herkesin dürüst olmasını isterdi. "Doğruluktan ayrılmayınız, çünkü doğruluk, iyilik ve hayra götürür. İyilik ve hayır da, kişiyi Cennete ulaştırır. Kişi doğru söyleyip doğruluğu aradıkça, Allah katında sıddıklar zümresine yazılır. Yalan sözden ve yalancılıktan sakınınız; Çünkü yalan insani kötülüğe sevkeder. Kötülük de kişiyi Cehennem'e götürür. İnsan yalan söylemeğe ve yalan aramağa devam ede ede, Allah katında nihayet yalancılardan yazılır" buyurmuştur.

Rasûlüllah (s.a.v.) insanların en cömerdi ve en kerimiydi. Eline gecen her şeyi muhtaçlara dağıtır, kimseyi eli boş çevirmezdi. (*)

Peygamberimizin ahlakini özetleyen bu kısım. Kısmî tasarruflarla İrfan YÜCEL'in "Peygamberimizin Hayati" adli eserinden iktibas edilmiştir. Son derece mütevâzı ve alçak gönüllü idi. Bir topluluğa geldiğinde, kendisi için ayağa kalkılmasını istemez, nereyi bos bulursa, oraya otururdu. Arkadaşları arasında otururken ayaklarını uzatmazdı. Arkadaşları her işini yapmayı kendileri için şeref ve cana minnet saydıkları halde, bütün islerini kendi görür, ev islerinde hanımlarına yardim ederdi. Methedilmesini ve aşırı hürmet gösterilmesini istemezdi. Fakir kimselerle düşüp kalkmaktan, yoksulların, dulların, kimsesizlerin islerini görmekten zevk alırdı. Bulduğunu yer, bulduğunu giyer, hiç bir şeyi beğenmemezlik etmezdi. Yiyecek bir şey bulamayınca, aç yattığı da olurdu.

Bütün islerini tam bir düzen ve nizam içinde yapardı. Namaz ve ibadet vakitleri, uyku ve istirahat için ayırdığı saatler, misafir ve ziyaretçilerini kabul edeceği hep belliydi. Vaktini boşa geçirmez, her ânini faydalı bir isle değerlendirirdi. "İnsanların çoğu, iki nimetin kıymetini takdirde aldanmışlardır: "Sıhhat ve boş vakit", buyurmuştur.

İnsanı en yakından tanıyan, onun iç yüzünü ve bütün gizli hallerini en iyi bilen, şüphe yok ki eşidir. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) ilk vahiyden sonra gördüklerini anlattığı zaman eşi Hz. Hatice:

"Allah'a yemin ederim ki, Cenâb-ı Hak hiç bir vakit seni utandırmaz. Çünkü sen akrabanı gözetirsin, işini görmekten aciz kimselerin ağırlıklarını yüklenirsin, fakire verir, kimsenin kazandıramayacağını kazandırırsın. Müsafiri ağırlarsın, Hak yolunda herkese yardım edersin..." diyerek O'nun peygamberliğini hemen kabul etmiş, en küçük tereddüt göstermemiştir.

Çocukluğundan itibaren Medine'de 10 yıl hizmetinde bulunan Hz. Enes: "Rasûlüllah (s.a.v)'e 10 yıl hizmet ettim. Bir kere bile canı sıkılıp, öf, niçin böyle yaptın, neden şunu yapmadın, diye beni azarlamadı" demiştir.

Peygamber Efendimizin bizzat yaşayarak, uygulayarak çizdiği bu ahlaki tablo, hiç şüphesiz İslâm ahlâki hakkında bir fikir vermektedir.

*Kendisi için istediğini başkası için de istemek, kendisi için arzulamadığını başkaları için de arzulamamak,

*Olduğu gibi görünmek ya da göründüğü gibi olmak,

*Küçüklere sevgi büyüklere saygı,

*Affetmek, hoşgörülü davranmak, başkalarının kusurlarını araştırmamak,

*Öfkeye hakim olmak,

*Sözünde durmak, ahde vefa göstermek,

*Doğruluk ve dürüstlükten zerrece taviz vermemek,

*Güvenilir olmak,

*Kibirden gururdan sakınmak mütevazî olmak,

*Cimrilikten, tamahtan uzak durmak,cömert olmak,

*Her hususta sabırlı olmak,

*Asla adaletten ayrılmamak,

*Maddi ve manevi temizliğe riayet etmek,

*Allah'ın kendisine verdiği sağlığına ve sıhhatine çok dikkat etmek,

*Boş vakitlerini hayırlı işlerde değerlendirmek,

Ve benzeri yüzlerce muazzam ahlâkî prensibe özenle yer veren İslâm ahlakını her yönüyle tanımak için bu konuyu geniş olarak inceleyen eserlere müracaat etmek gerekmektedir.


İSLAM'I ÖĞRENME

 

Önceden bir başka dine mensupken veya dini bir inancı yokken sonradan müslüman olan bir kimsenin hayatındaki en önemli dönüm noktası, hiç şüphesiz İslâm'a girdiği andır. Bu öyle bir an ki geçmişin tüm günahlarını silmekte ve müslüman olan kişinin hayatında tertemiz, bembeyaz bir sayfa açmaktadır. Şu halde bu tertemiz sayfanın kirlenmemesi ve iyi bir başlangıç yapılması, o kimsenin dünya ve ahiret mutluluğu açısından çok önemlidir.

Zerrece tereddüde yer vermeyen temiz bir imanla İslâm'a girdikten sonra İslâm'ı doğru bir şekilde öğrenme gayreti içine girmek gerekir. Çünkü İslâm'ın temel ve vazgeçilmez öğretilerini bilmeden İslâm'ı tam manasıyla yaşayabilmek pek mümkün olmaz. Gerçek bir mü'min, İslâm'ı iyi tanımalı, ona bilinçli bir şekilde sarılmalı ve onu hayata geçirmeye çalışmalıdır.

En iyi müslüman Allah'a karşı en yüce saygı gösteren müslümandır.Allah'a karşı en iyi saygı gösterebilmek İslâmi deyimiyle muttakilerden olabilmek için nasıl muttaki olunabileceğini bilmek gerekir. Bilgisiz bir şekilde İslâm'ı hayata geçirmek en azından istendiği şekilde hayata geçirmek pek mümkün olmaz bu durum, Işık olmadan, gece zifiri karanlıkta yol almaya benzer. Böyle bir kimse yoldaki işaretleri farkedemez ve muhtemelen farkında olmadan yoldan çıkabilir veya bir çukura yuvarlanabilir. İste bu sebeple hiç olmazsa asgari seviyede neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırtedebilecek; kimin doğru kimin yanlış söylediğini sezebilecek seviyede de olsa bir İslâmî bilgi elde etmek gayreti içinde olmak gerekir.

Az çok İslâmî bir bilgiye sahip olan insan, İslâm'ın aydınlık yolunu apaçık görebilir. Küfrün, şirkin, ahlâksızlığın İslâm'a ters düsen unsurlarını farkedebilir. En azından kendisine rehberlik yapmaya kalkan insanlardan hangisinin rehberlik yapabileceğini hangisinin yapamayacağını ayırdedebilir.

Çağımızda pek çok müslüman, mealesef, İslâm'ın güzelliklerini hayatlarına yansıtama mışlardır. Çünkü onlar da İslâm'ı yeterince öğrenebilmiş değillerdir.Bu yüzden yalnızca bugünkü müslüman toplulukları taklit ederek İslâm'ı doğru bir şekilde hayata geçirebilmek pek mümkün olamaz.

Kur'an-i Kerim, okumaları, anlamaları, içindekilere göre hareket etmeleri ve prensipleri ni hayata geçirmeleri için insanlara gönderilmiştir.

Peygamber Efendimiz de İslâm'ın nasıl hayata geçirileceğini bizzat yasayarak ve anlatarak göstermiştir. Öyleyse bir müslüman, Kur'an-i Kerim'i ve Peygamber Efendimizin İslâm'ı hayata geçiriş tarzını öğrenmeye gayret etmelidir ki, tam manasıyla Allah'a teslimiyet içinde olabilsin ve son peygamberin örnekliğinden yararlanabilsin.

İslâm'ı doğru kaynaklardan doğru bir şekilde öğrenmeye çalışmalıdır. Bunun için İslâm'ı bilen kimselerin kılavuzluğundan yararlanmak en kestirme yoldur. İslâm'ı öğrenirken belli bir sıra takibedilmeli ve kendisini öncelikle ilgilendiren konular dan başlamalı. Bir müslümanı kişisel olarak ilgilendiren en öncelikli konular ise yerine getirmekle yükümlü olduğu farzlar ve sakınması gereken haramlardır. Farzların basında da müslüman olduğu günden itibaren kılmaya başlaması gereken günlük ibadeti beş vakit namaz gelir. Yeni İslâm'a girmiş bir müslüman, bu konuda ya pratik olarak diğer Müslümanların kılavuzluğundan yararlanmalı yada konuyla ilgili hazırlanmış eğitici ve öğretici görüntülü yayınlardan istifade etmelidir.

Böylece bir mümin ilkönce yapabildiği kadarıyla günlük ibadeti olan namazları kılmaya baslar, bilahare yavaş yavaş eksikliklerini gidermeye gerekenleri öğrenmeye ve namazı usulüne uygun olarak kılmaya gayret eder.

İSLAM'I TANIMA

Susuzluktan dudakları çatlamış birisinin, pınara ulaşıp kana kana içtikten sonra kendisi gibi susuzluk çektiğini bildiği diğer insanları da o pınara ulaştırmak için bir çaba sarf etmemesi düşünülemez. Bunun gibi, gerçekten İslâm'a yürekten inanmış ve İslâm'ın nasıl berrak bir pınar olduğunu görmüş olan bir kimsenin, yapabiliyor ve becerebiliyorsa o kaynağa başkalarını da ulaştırmak için gayret göstermesi dini bir vecibedir.

Gönülden inandığı ve benimsediği, son hak din İslâm'ı herhangi bir baskı ve zorlamaya başvurmadan diğer insanlara da ulaştırma gayreti içinde olmak ve bu uğurda karsılaşacağı güçlükleri göğüslemek, ortaya çıkacak engelleri ortadan kaldırmak için mücadele etmek her müslümanın görevidir. Bir başka dinden veya düşünce sisteminden İslam'a geçmiş bulunan kimseler, daha önce mensubu bulundukları dinin yahutta düşünce sistemi nin saliklerini iyi tanıdıkları için, bu konuda, müslüman toplumlarda yetişip geleneksel olarak Müslüman olanlardan daha basarili olabilir ve Peygamber Efendimizin su müjdesine kavuşabilirler: " Senin aracılığınla bir kimsenin müslüman olması, senin için dünya ve dünyadaki herşeyden daha hayırlıdır."

Bu sebeple yeni İslâm'a girmiş kardeşlerimize, güzel bir şekilde yapabileceklerse İslâm'ı başka insanlara da tanıtmak için çaba sarfetmelerini tavsiye ediyoruz. Bu konuda temel prensip, sevdirmek, kolaylaştırmak, müjdelemek ve ümit vermek olmalıdır.


MUHAMED in HAYATI

Hz. Muhammed Hicret’ten 52 yıl önce (Milâdi 571), Rebiülevvel ayının 17. gününde Mekke şehrinde dünyaya gelmişlerdir. Babası, Hz. Abdullah daha Hz. Muhammed dünyaya gelmeden, 25 yaşlarında vefât etmiştir. Annesi, Hz. Âmine’yi ise 6 yaşında iken kaybetmiştir. Küçük yaşta babasını ve annesini kaybeden Hz. Muhammed’i, dedesi Abdülmuttâlib himayesine aldı ve o zamana kadar kimseye verilmemiş olan Muhammed adını kendisine verdi. O da bir yıl sonra vefât edince, Hz. Muhammed’i amcalarından, Hz. Ali’nin babası Hz. Ebû Tâlib yanına alıp büyütmüştür. Hz. Muhammed Mekke’nin en büyük ailesi olan Hâşimiler’dendi.

Peygamberler, Peygamber olarak dünyaya gelirler ve o vazife için yaratılmışlardır. Peygamberlik gibi ağır bir emaneti yüklenmek için bir hazırlık devresi geçirirler, sonunda ilâhi vahye mazhar olurlar ve insanlara ilâhi emirleri tebliğe başlarlar.

Hz. Muhammed’in hayatı, Peygamberliğini açıklamaya emir alıncaya kadar; sade, temiz, çok dürüst ve yaşayışı da insanlığa örnek bir yaşayış idi.

Hz. Muhammed genç yaşlarında iken bütün Hicâz’da, daha Peygamberlik gelmeden önce, huylarının güzelliği ve her hususta emin oluşları dolayısıyla, Araplar tarafından “Muhammed’ül Emin” diye anılmaya başlanmıştı. Babasından mal, mülk, bir şey kalmadığı için bir hayli fakirdi; yalnız çok soylu bir aileden olduğu için çok itibar görürdü.

Hz. Hatice ile Evlenmesi
Kureyş hanımlarından olan Hz.Hatice ticaretle uğraşmakta idi. Çok zengin ve dul olduğundan, mallarını idare etmesi, ticaretini sürdürmesi için emin bir kişi olarak gördüğü Hz.Muhammed’i kendisine yardımcı seçti. Daha sonra Hz.Muhammed ile Hz.Hatice evlendiler. Evlendiklerinde Hz.Muhammed 25, Hz.Hatice ise 38 veya 40 yaşlarında idi. Hz.Muhammed’in, Hz.Hatice’den iki erkek, dört kız çocuğu olmuştur.Bütün evlâtları kendi zamanında âhiret dünyasına göç etti. Hayatta kalan tek evlâtları Hz.Fâtıma ise Hz.Muhammed’in, Peygamberlikleri zamanında Hicret’ten 11 yıl önce dünyaya gelmiştir.

Hz.Muhammed’in soyu çok sevdiği kızı “Ehl-i Beyt”ten olan Hz.Fâtıma’dan yürümüştür. Hz.Fâtıma’dan da, Hz.Peygamber’in çok sevdikleri “Ehl-i Beyt”ten olan torunları Hz.Hasan ile Hz.Hüseyin dünyaya gelmişlerdir.


İlk Vahy’in Gelişi
Hz.Muhammed ilk vahy’in gelişini şöyle anlatıyorlardı:

“Hirâ dağında, adımın çağrıldığını duyardım; fakat çağıranı göremezdim. Derken bir gün melek göründü bana; kucakladı beni, göğsüne bastırdı, sıktı ve «Oku» dedi. Ben okumak bilmem dedim. Tekrar sıktı «Oku» dedi. Aynı sözü söyledim. Yine sıktı «Oku»” dedi. Ve Kur’ân-ı Kerîm’in şu âyetlerini okudu:

“(1) Oku Rabbinin adıyla ki bütün mahlûkatı yarattı, (2) İnsanı da bir parça kan pıhtısından var etti; (3) Oku ve Rabbin, pek büyük bir kerem sâhibidir, (4) Öyle bir Rab ki kalemle öğretmiştir, (5) İnsana bilmediğini belletmiştir (öğretmiştir).” (Alâk 1-5. âyetler)

Bu âyetler Hz.Muhammed’e ilk inen sûrenin ilk beş âyetidir.Hz.Muhammed’e, Allah tarafından ilk vahiy Ramazan ayında nâzil olmuştur.

“Ramazan ayı ki onda Kur’ân inzal olunmuştur. Kur’ân nas için aynı hidâyettir; doğru yola götüren, hak ile bâtıl arasını ayıran açık delillerdir.” (Bakara 185. âyet)

Kur’ân-ı Kerîm, Hz.Peygamber ebedî âleme göçene kadar 23 yılda tamamlanmıştır. Nâzil olan bütün âyetler, Allah tarafından zaman zaman vahiy edilmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm’de; kulun, yani Peygamber’in Allah ile ancak vahiy yoluyla konuşabileceği anlatılmaktadır. Bu konudaki âyetler de şunlardır:

“Vahiyle veya perde ardından olması veya bir elçi gönderip ona kendi izniyle dilediği şeyi vahiy etmesi suretlerinden başka hiçbir suretle Allah’ın konuşması hiçbir insana müyesser olmaz. Çünkü O yücedir, işinde hakimdir.”
(Şûra 51. âyet)

“(192) Kur’ân şüphesiz Rabbelâleminin indirmesidir. (193-194-195) Sen Tanrı azâbıyla korkutanlardan olasın diye onu «ruh-i emin» açık olan Arap diliyle indirmiştir.”
(Şuarâ 192-195. âyetler)

“ (16) (Ey Muhammed)! Vahiy bitmesin diye acele almak için dilini kımıldatma. (17) Çünkü onu kalbinde toplamak ve lisanında kıraatini sabit kılmak bize aittir. (18) Sana Kur’ân-ı Kerîm’i kıraat eylediğimizde sen onun kıraatine tâbi ol. (19) Onu izah ve beyân yine bize düşer.” (Kıyâmet 16-19. âyetler)


Peygamber Oluşu
Hz.Muhammed 40 yaşlarında iken (Milâdi 610), yine Hirâ dağındaki mağarada halvette bulunuyordu. Bu sefer Allah tarafından, kendisini doğrudan doğruya Peygamberlik görevine çağıran, Kur’ân-ı Kerîm’in Müddesir Sûresi’nin 1-7. âyetleri nâzil oldu.

“(1) Ey örtüsüne bürünmüş Peygamber! (2) Kalk azapla korkut. (3) Rabbini büyüklükle an, (4) Elbiseni temiz tut. (5) Azâba bais olan şeyleri bırak. (6) Çok istemek üzere bir şey verme. (7) Rabbin için her şeye katlan.”

Gelen bu “vahiy”den sonra artık “vahiy”lerin arkası kesilmedi. Sürekli ve zamana bağlı olarak “vahiy” gelmeye başladı. Hz.Muhammed’in, Peygamberlik hayatı iki devreye ayrılır. Birinci devre Peygamberliğinin başlangıcından Medine’ye Hicret’ine kadar geçen 13 yıllık dönemdir (Milâdi 610-622). İkinci devre ise Hz.Peygamber’in Hicret’ten, Hak’ka vuslat edinceye kadar geçen 10 yıllık dönemdir (Milâdi 622-632).

Hz.Muhammed halkı İslâmiyete davete başladığında, erkeklerden ilk olarak Hz.Ali, kadınlardan da Hz.Muhammed’in eşi Hz.Hatice Müslüman olmuş; ona inanmışlar, uymuşlar ve ezeli îmanlarını izhâr etmişlerdir. Belli bir süre sonra da Hz.Muhammed; önce akrabalarını, ardından Safa Tepesine çıkarak tüm Mekke halkını, Allah’tan gelen emir gereğince açıktan açığa, Müslüman olmaya çağırmaya başladı.


Kardeşi, Veziri, Vasîysi, Halîfes

Kur'ân-ı Kerim'in Şuarâ Sûresi’nin 214-216. âyetleri:

“(214) Pek yakın kavim ve kabileni (akrabalarını) Allah azâbıyla korkut. (215) Sana tâbi olan mü’minlere kanadını alçak tut. (Onlara karşı yumuşak davran, lûtufla muamele et) (216) Kavim ve kabilen sana karşı gelirlerse «-Ben sizin işlediklerinizden vâresteyim» dersin.”

Bu âyetler nâzil olunca Hz.Muhammed, Hz.Hatice’ye yemek hazırlatmış ve Hz.Ali’ye de; “Hâşim oğulları soyundan olanları çağırmasını” emir buyurmuşlardı.

Yemekten sonra Hz.Muhammed:

“Ben bütün insanlara, Tanrı elçisi olarak gönderildim. Ulu ve yüce Allah, mensub olduğum boydan, bana en yakın olanları korkutmamı buyurdu. Allah’tan başka yoktur tapacak demezseniz, sizi azâbından kurtaramam” buyurdular. Amcası Ebû Leheb; “Bizi bunun için mi çağırdın” dedi ve yakışmayacak sözler söyledi. Gelenler de dağılıp gittiler.

Hz.Muhammed, Hâşim oğullarını bir kere daha çağırdı. Yedirdi, içirdi. Sonra; “Ey Hâşim oğulları” dedi. “Bana itâat edin, yeryüzüne hâkim olun. İçinizden kim bana yardım eder, bu işte beni kuvvetlendirirse kardeşim, vasîyim, vezirim, vârisim ve benden sonra halîfem olur” buyurdu. İçlerinden hiçbiri cevap vermedi. Genç yaşta olan Hz.Ali ayağa kalkıp; “Ey Tanrı elçisi! Bu işte ben sana yardım edeceğim” dedi. Hz.Muhammed; “Otur” buyurdu ve sözünü bir kere daha tekrarladı. Yine Hz.Ali’den başka cevap veren çıkmadı. Üçüncü defasında Hz.Peygamber, Hz.Ali’ye; “Otur” buyurdular ve Hz.Ali’ye hitaben; “Artık kardeşim, vasîyim, vezirim, vârisim ve benden sonra halîfem sensin” demişler ve toplantıda bulunan Hâşim oğullarına “Ali’ye itâat edin” buyurmuşlardır.

Hz.Muhammed’in getirmiş olduğu yeni din, Mekke’de büyük muhalefetle karşılaştı. Bilhassa Kureyş’in ileri gelenleri, Hz.Peygamber’in halkı İslâm’a davetine, şiddetle karşı çıktılar. Çünkü İslâmiyet puta taparlığı kaldırıyor, insan hakları üzerine birçok yenilikler getiriyordu. Bu durumda, Hz.Muhammed davetlerini bir müddet gizli tutmak zorunda kalmıştır.

Bu dönemde İslâm dînini kabul edenlerin büyük bir çoğunluğu, üst düzeyden mal ve canlarını vermekten çekinmeyen kişiler oldukları halde, onlarda bir müddet dinlerini gizlemek zorunda kalmışlardır.

Az zamanda yeni dinin müminleri çoğaldı. Bunlara “Tanrı’ya teslim olan” anlamına gelen “İslâm” denildi. İlk Müslümanlar çok ağır hakaretler, işkenceler gördükleri halde, îmanlarından, inançlarından asla dönmediler, kendilerine ve yakınlarına yapılan işkencelere tahammül ettiler.

Hz.Muhammed’in halkı Müslüman olmaya çağırışı, bulundukları mevki ve ellerindeki güçleri yitirebilecekleri kaygısıyla, Mekkeli müşrikleri (inkârcıları-inanmayanları) tedirgin etti. Kâ’be’den putlarının kaldırılmasının, ticaretlerini engelleyeceği ve bir takım alışkanlıklarına son verileceği için büyük bir tepki gösterdiler.

Bu ortamda Arabistan diyarı görülmemiş bir ahlâksızlık ve cehâlet içindeydi. Onun için Hz.Muhammed’den önceki Arap tarihine “Cahiliye devri” denir. Hz.Muhammed’e kadar Hak dîni Hıristiyanlıktı. Ancak Hıristiyanlık dîni, Tanrı görüşüyle de, hukuk sistemiyle de, artık insanlığın ihtiyacını gerektiği gibi karşılayamıyordu.Müslümanlık, bütün Peygamberleri Allah tarafından gönderilmiş elçiler olarak kabul ediyordu.

Bu yıllarda İslâmiyet’i kabul eden, kimsesiz ve yoksul olan Müslümanlara; müşriklerin, inkârcıların yaptıkları cefâlar, eziyetler gittikçe artmaktaydı. Hz.Muhammed’in, İslâmiyet’e davete başladıklarının 10. yılında (Milâdi 620) o yılın Ramazan ayında, üç gün arayla amcası Hz.Ebû Tâlib ile vefâlı eşi Hz.Hatice vefât ettiler. Müslümanlar o yıla “Hüzün Yılı” adını verdiler.


PEYGAMBERİMİZ (SAV)'İN HAYATINDAN 
GÜZEL ÖRNEKLER

Andolsun, sizin için, Allah'ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için Allah'ın Resulü'nde güzel bir örnek vardır. (Ahzab Suresi, 21)

İslamiyet'in iki temel kaynağı vardır: Kuran ve sünnet. Bunlar et ve tırnak gibi birbirinden ayrılmaz iki temel konudur. Birini birinden ayırırsak dinin gerçek anlamını kavrayamayız.

Müminin ahiretteki gerçek mutluluğu yakalaması için İslam'ın bu iki kaynağını çok iyi anlayıp, eksiksiz olarak uygulaması gerekir. Kuran'ın ahlakı ile ahlaklanmış olan Peygamberimiz (sav)'in uygulamaları bizim için adeta Kuran'ın canlı bir yorumudur.

Resulullah (sav) bir hadisinde, "Ümmetimin fesad zamanında, unutulmuş sünnetlerimden birini ihya edene yüz şehid sevabı verilir." (İbn-i Mace) buyuruyor. Peygamberimiz (sav)'in haber verdiği zaman yaklaşmış görünmektedir. Vadedilen bu güzel karşılığa layık olabilmek için tüm Müslümanların Peygamberimiz (sav)'in sünnetine sarılmaları son derece önemlidir.

Resulullah (sav)'ın üstün ahlakı ve uygulamaları, günlük hayatın düzenlenmesinde müminler için en güzel örnektir. Peygamber Efendimiz (sav)'in her davranışı Allah (cc)'ın koruması altındadır.

PEYGAMBERIMIZ (SAV)'IN GÜZEL AHLAKI

Allah (cc), Kuran-ı Kerim'de Peygamberimiz (sav)'e "Ve şüphesiz sen pek büyük bir ahlak üzerindesin." (Kalem Suresi, 4) buyurmuştur. Resul-ü Ekrem (sav) bir hadisinde, "Ben ancak ahlak faziletlerini tamamlamak için gönderildim." (Beyhaki) buyurarak, yaşantısının, her müminin uygulaması gereken örneklerle dolu olduğunu bildirmiştir.

Kendisine peygamberlik gelmeden önce de güzel ahlakın en güzel örneklerini sergileyen Resulullah Efendimiz (sav), İslam dinini anlatırken de seçkin kişiliği ve güzel ahlakı ile bütün insanlığa örnek olmuştur. Aradan geçen on dört yüzyılda insanlık O'nun ortaya koyduğu güzel ahlak ilkelerini yakalamaya çalışmıştır.

Peygamberimiz (sav)'in hanımı Hz. Ayşe, Resulullah (sav)'ın güzel ahlakını şöyle anlatıyor:

"Çirkin söz söylemezdi. Haya, terbiye ve nezakete aykırı bir davranışta bulunmazdı. Çarşı ve pazarda yüksek sesle konuşup gürültü çıkarmazdı. Kötülüğe kötülükle karşılık vermezdi. Affeder bağışlardı." (Ebu Davud)

Hz. Ayşe'nin Peygamberimiz (sav)'in ahlakı ile ilgili bir soru üzerine verdiği cevap, O'nun yaşantısının, Kuran ahlakının hayata geçirilmiş şekli olduğunu göstermektedir:

"Ey müminlerin annesi Peygamberin ahlakı nasıldı?" Cevap verdi: "Resulullah'ın ahlakı... Mü'minun suresini okuyabiliyor musun? Bu sureyi onuncu ayetine kadar oku! İşte Allah'ın Resulü'nün ahlakı böyle idi" dedi. (Buhari)

Resulullah (sav), "En hayırlınız, ahlakça en güzel olanınızdır." buyurarak, bunun her mümin için ulaşılması gereken bir hedef olduğunu belirtmiştir. Dolayısıyla, mümin nefsindeki tüm kötülüklerden sakınıp bu ahlaka ulaşmak için çaba harcamalıdır.

Su, buzu erittiği gibi güzel ahlak da günahları eritir; sirke balı bozduğu gibi kötü ahlak da ameli bozar. (Taberani)

Benim Katımda en sevimliniz, ahlakça en güzel olanınız ve etrafındakilerle hoş geçineninizdir ki, onlar herkesi sever ve herkes de onları sever. Benim Katımda en sevimsiziniz dedikodu yapan, dostların arasını açan ve tertemiz kimselerde kusur arayanlardır. (Bezzar)

Allah Katında kötü ahlaktan daha büyük bir günah yoktur. Çünkü kötü ahlak sahibi, bir günahtan çıkmadan diğerine düşer. (Isbahani)

Kul, ibadeti az olduğu halde, güzel ahlakıyla ahiretin yüksek derecelerine ve şerefli mevkilerine ulaşabilir. Ahlakı kötü olanlar da cehennemin alt tabakasına varırlar. (Taberani)

Bir mümin güzel ahlakıyla gece ibadet eden, gündüz oruç tutan kimselerin seviyesine yetişir. (Ebu Davud)

Kıyamet günü mizana konan iyiliklerin en ağırı takva ve güzel ahlaktır. (Ebu Davud)

Resulullah Efendimiz (sav), namaza başlamadan şu duayı ederdi:

"Allah'ım bana güzel ahlak ihsan eyle, zira senden başka kimse güzel ahlak ihsan edemez. Allah'ım beni kötü huylardan koru ve uzaklaştır." (Müslim)

Allah'a çağıran, salih amelde bulunan ve: "Gerçekten ben Müslümanlardanım" diyenden daha güzel sözlü kimdir?(Fussilet Suresi, 33)

Güzel söz söylemek denince insanların çoğu bunu iltifat etmek, sevgiyi dile getirmek ya da umut veren konuşmalar yapmak olarak algılar. Oysa Allah'ın Kuran'da bizlere öğrettiği güzel söz, her ne kadar bu sayılanları içine alsa da, çok daha farklı ve geniş bir anlam içerir. Allah güzel sözü bizlere "Allah'a çağıran, salih amelde bulunan ve: 'Gerçekten ben Müslümanlardanım' diyenden daha güzel sözlü kimdir?" (Fussilet Suresi, 33) ayetiyle tarif eder. Yani asıl güzel söz insanları Allah'a çağıran, Kuran'a uymaya davet eden sözdür. Güzel sözü söyleyen, yani Allah'a çağıranlar ise yalnızca iman edenlerdir.

Allah'ın dinini anlatmak, Kuran ile öğüt vermek, iyiliği emredip kötülükten men etmek, Allah'ın ayetlerini hatırlatmak; bunların hepsi birer çağrıdır ve bir insana söylenebilecek en hayırlı, en güzel sözlerdir. Müminlerin insanları Kuran ahlakına yönelten bu sözleri, doğrudan karşılarındaki kişiyi hoşnut etmeye yönelik olmadığı gibi, herhangi bir menfaate yönelik de değildir. Tüm bu sözlerin tek bir hedefi vardır; Allah'ı razı etmek ve karşıdaki kişinin de Allah'ın razı olacağı ahlakta bir insan olmasına vesile olmak... Hedef bu olunca Allah'ı zikretmek, güzel ahlakı anlatmak ve ahireti kazanmaya çağırmak gibi, kimi zaman kişiye eksik olduğu yönlerde öğüt vermek, Kuran ayetleri doğrultusunda hatalarını eleştirmek, korkup sakınmasını hatırlatmak da aynı şekilde güzel sözdür.

Gerçek anlamda güzel sözün ne olduğunu, şöyle bir örnekle zihninizde daha iyi canlandırabilirsiniz: Bir an için kendinizi sonsuz cehennem azabının yanıbaşında düşünün. Orada azaptan azaba sürülen, pişmanlık içinde yalvaran, ateşin içinden çıkamamanın dehşetini yaşayan, kaynar suya sunulan, uzun sütunlara bağlanan insanları görür ve sizi bu yakıcı azaba sürükleyecek en ufak bir hataya dahi düşmemek için olanca dikkatiniz ve titizliğiniz ile Allah'ın rızasını ararsınız. En korktuğunuz ve sakındığınız şey ise Allah'ın rızasını kaybetmek olur. Böyle bir durumda yanınızda bulunan bir kişinin size Kuran ile öğüt vermesi, hataya düşebileceğiniz bir tavra karşı sizi uyarması ya da Allah'ın rızasına yönelik hatırlatmalarda bulunması size söylenebilecek en güzel, en hayırlı ve en hikmetli sözlerdir.

Peygamber Efendimiz (sav) de Müslümanlara güzel söz söylemelerini bildirmiş ve güzel sözün önemiyle ilgili olarak şöyle buyurmuşlardır:

Ebu Hureyre, Peygamber (S)'den, "Güzel ve hoş söz sadakadır" buyurduğunu nakletmiştir. (Sahih-i Buhari, Cilt 13, syf.6013)

Cehennem azabını yanıbaşında hisseden bir kişi olarak, söylenenlere ne karşı koyar, ne yaptığınız hatalara gerekçe olarak türlü mazeretler öne sürer, ne de tüm bunlar gururunuza ağır geldiği için kabul etmemezlik yaparsınız. O anda hatalarınızı düzeltmenin ne kadar hayati önemde olduğuna samimi olarak kanaat getirdiğiniz için her türlü öğüde açık olursunuz. Daha duyduğunuz anda sizin hayrınız için söylenen bu sözlere canı gönülden uyar, karşınızdaki kişiye ise bu yaptıkları nedeniyle çok büyük bir minnettarlık duyar ve hatta ondan size yeni öğütler vermesini talep edersiniz.

Nasıl bu örnekteki gibi cehennemin kenarında olunduğunda o anda söylenen her kelime, her söz kaçırılmayacak birer fırsatsa, aynı şekilde dünya hayatında Allah'a çağıran, Kuran ahlakını yaşamayı hatırlatan her söz de kaçırılmaması gereken fırsatlardır. Dünyada henüz vakit varken Kuran ahlakının yaşanması için verilen her öğüt, hayra ve iyiliğe yönelik her çağrı ve hesap gününe karşı yapılan her uyarı, insanların azaptan korunmasına ve cenneti kazanmasına vesile olacaktır:

Allah "... sonra onları cehennemin çevresinde diz üstü çökmüş olarak bulunduracağız." (Meryem Suresi, 68) ve "Sonra, takva sahiplerini kurtarırız ve zulmedenleri diz üstü çökmüş olarak bırakıveririz." (Meryem Suresi, 72) ayetleriyle, tüm insanların her an cehennemle yüzyüze gelebileceğini ve ancak iman edenlerin cehennemden kurtarılacağını haber vermiştir.

İşte sonsuz bir azap mekanı olan cehennemden kurtuluşa vesile olan yollardan biri de ayetlerle yapılan öğüt ve hatırlatmalardır. Bu nedenle Allah'a iman etmeye, Kuran'a uymaya ve güzel ahlaka dair yapılan her davete hemen icabet etmek herkesin kendi yararına olacaktır. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav) de bir hadisinde şöyle buyurmuştur:

.. Adiyy ibn Hatim şöyle demiştir: Peygamber (S) ateşi zikretti de ondan Allah'a sığındı ve yüzünü ondan çevirdi. Sonra yine ateşi yani cehennemi zikretti, ondan sığındı ve yüzünü döndürüp çevirdi. "Sizler tek hurmanın yarısı ile, bunu da bulamayan güzel bir sözle de olsa ateşten korununuz" buyurdu.(Sahih-i Buhari, Cilt 13 syf.6013)

Bu konuda doğal bir samimiyet ve teslimiyet yakalamak için biraz önce örnek olarak verdiğimiz cehennemin kenarındaki insanın konumunda olmaya gerek yoktur. Bu duruma gelmeden insan duyduğu her güzel söz ve davete uymaya karar vermelidir.

İşte bu kitapta da güzel sözün tarifinden çok, güzel söze uymanın önemi ve güzel söze uymaktan kaçanların dünyada ve ahirette uğradıkları kayıplar Kuran ayetleri doğrultusunda anlatılacaktır. Zira şu an dünya üzerine yaşamakta olan milyarlarca insan için cehenneme gitme ve sonsuza kadar azaptan azaba sürüklenme tehlikesi vardır. Kişinin kendisini Allah'a çağıran her güzel söze uyması, bu azaptan kurtuluşu için hayati bir önem taşımaktadır. İnsan, güzel söze uyduğu takdirde dünyada ve ahirette güzel bir hayatla yaşayabilecekken, uymadığı takdirde Allah'ın azabı ile karşı karşıya gelecektir. O acı azap günü ayetlerde şu şekilde tarif edilir:

Onları, yaklaşmakta olan güne karşı uyar; o zaman yürekler gırtlaklara dayanır, yutkunur dururlar. Zalimler için ne koruyucu bir dost, ne sözü yerine getirebilir bir şefaatçi yoktur. (Allah,) Gözlerin hainliklerini ve göğüslerin sakladıklarını bilir. Allah hak ile hükmeder. Oysa O'nu bırakıp taptıkları hiçbir şeye hükmedemezler. Şüphesiz Allah, işitendir, görendir. (Mümin Suresi, 18-20)

“En büyük insan kimdir?” sorusuna bütün dünya aynı cevabı veriyor: O, Hazret-i Muhammed’dir.

Ona inananlar kadar, inanmayanlar da biliyorlar ve kabul ediyorlar ki, insanlık tarihinde onun kadar etkili bir başka kişi görülmemiştir.
Onun dostları kadar düşmanları da biliyorlar ve kabul ediyorlar ki, insanlar arasında ahlâkı onun kadar güzel olan kimse görülmemiştir.
Peygamberimizin üstün özellikleri saymakla bitecek gibi değildir. Onun bu özelliklerini dile getirmek için pek çok unvan kullanılmıştır.
Meselâ ona insanlığın şerefi, övünç kaynağı denmiştir. Kâinatın övünç kaynağı denmiştir. Kâinatın efendisi denmiştir.
İnsanlar arasında en fazla övülen kimsenin Peygamberimiz olduğunda kuşku yok.

Peki, o böyle bir övgüyü nasıl kazandı?

Oysa o, dünyamıza bir yetim olarak gelmiş, sıradan insanların arasında 63 senelik bir mütevazı hayat sürdükten sonra aramızdan ayrılmıştı.
Bizden biri olarak yaşamış, bizden biri olarak çıkmıştı Rabbinin huzuruna.
Sultan değildi, hükümdar değildi. İnsanlar üzerinde zorlayıcı bir gücü yoktu.
Ama hiçbir hükümdar onun gibi sevilmedi.
Onu görenler, sadece onunla beraber yaşayan bir nesilden ibaretti.
Ama onun sevgisi çağların ötesine uzandı.
İnsanlar onu kitaplarda okuyup sevdiler, rüyalarda görüp sevdiler.
Sözlerin en güzeli onun için söylendi.
Şiirlerin en güzeli onun için yazıldı, bestelendi.
Dillerden övgüsü, gönüllerden sevgisi eksik olmadı hiçbir zaman.
Çünkü o Allah’ın en sevgili kuluydu.
Onu Allah sevdi ve sevdirdi. Onu Allah övdü ve övdürdü.
Göktekiler ve yerdekiler onu sevdi.
Göktekiler ve yerdekiler onu övdü.
Böylece o, âlemlerde başka hiç kimseye nasip olmamış bir makama yüceltildi.
Onun adı “Makam-ı Muhammed” idi. Yani, Övülmüş Makam.

Bunu, Alemlerin Rabbi, İsrâ Suresi’nin 79’uncu âyetinde müjdeledi.
Peygamberimiz ise bu müjdenin üstüne bir müjde daha ekleyip bize bildirdi.
Dedi ki: O Şefaat Makamıdır.

***
Her Peygamberin bir duası vardı.
Peygamberimiz, duasını bizim için Kıyamet Günü’ne sakladı.
O gün geldiğinde, ilk ve en büyük şefaat izni ona verilecek.
Peygamberimiz, Hamd Sancağını açıp inananları onun altında toplayacak.
Alemlerin Rabbi, ona “Şefaat et” buyuracak. “Şefaatin kabul edilecek.”
“Ümmetimi bana bağışla yâ Rabbi,” diye yalvaracak insanların en şefkatlisi. “Ümmetimi kurtar. Ümmetimi bağışla.”
Ve Alemlerin Rabbi, onun ve bizim yüzümüzü güldürecek.
Peygamberimize, şefaatinin kabul edildiğini bildirecek.
Yürekten ve içtenlikle Lâ ilâhe illâllah, Muhammedün Resulullah demişse, o gün Peygamberimizin şefaatiyle sevinecek.
İşte onun için biz ezanı her dinleyişimizde, Peygamberimizden öğrendiğimiz duayı tekrarlarız:
“Allahım, Peygamberimize vaad ettiğin Makam-ı Mahmud’u ver” diye.
O günde onun sancağı altında olmak için, onunla sevinçlerin en büyüğünü paylaşmak için


Hz. Muhammed Mustafa ( S.A.V ) Efendımızın Hayatı ( 571 - 632)


Hz. Muhammed (s.a.v.) Mekke'de doğdu. 40 yaşında Peygamber oldu. 23 yıllık Peygamberlik hayâtının 13 yılı Mekke'de, 10 yılı da Medine'de geçti. Medine'de 63 yaşında vefât etti. Bu sebeple:
a) Peygamberliğinden Önceki Hayâtı (571-610),
b) Peygamberlik Devri (610-632) olmak üzere iki kısma ayrılır.
Peygamberlik devri de:
a) Mekke devri (510-622)
b) Medine devri (622-632)
olarak iki döneme ayrılır.
Bu sebeple Siyer ve İslâm Târihi ile ilgili kitaplarda, Rasûlullah (s.a.v.)'in hayâtı, "Peygamberlikten (Bi'setten) öncesi" ve "Peygamberlik devri" diye iki devreye ayrılarak incelenmiştir. Peygamberlikten önceki hayatını da:
1- Çocukluk devresi (8 yaşına kadar olan süre),
2- Gençlik çağı (8-25 yaşına kadar olan devre),
3- Evlilik dönemi (25-40 yaşı arasındaki devre) olmak üzere genellikle üç bölüme ayırmışlardır.
Peygamber olduktan sonra, "Mekke Devri"nde geçen olayları incelerken, târihbaşı olarak, Peygamberliğin (Nübüvvetin) l. 2. veya 5 inci yılı gibi, Nübüvvetin başlangıcını; "Medine devri" olaylarında ise,-Hicretin, 1., 2. veya 3 üncü yılı şeklinde Rasûl***8211;i Ekrem (s.a.v.)'in Hicret olayını esâs almışlardır.

İSLÂMİYETTEN ÖNCE ARABİSTAN

1***8212; ARABLARIN DURUMU

Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) Arap yarımadasının Hicaz bölgesinde, Mekke şehrinde doğdu. O'nun hayâtını ve insanlık târihinde yaptığı büyük inkılâbı kavrayabilmek için, yaşadığı asırda Arabistan'ın genel durumunun ve Arapların yaşayışlarının, ana hatları ile de olsa, bilinmesinde fayda vardır.
İslâmiyet'ten önce Araplar, henüz millet hâline gelemedikleri için; kabîleler hâlinde yaşıyorlardı. Her kabîle, diğerlerinden ayrı bir devlet gibiydi. Kabîle başkanına "Şeyh" deniyordu. Hicaz ve Yemen bölgelerinde bazı şehirler kurulmuşsa da, genellikle çöllerde çadır ve göçebe hayâtı geçiriyorlardı. Hicaz bölgesinde üç önemli şehir, Mekke, Yesrib (Medine) ve Tâif'ti. Mekke'de Kureyş Kabîlesi, Tâifte Sakîf Kabîlesi, Yesrib (Medine) de Evs ve Hazreç adlı Arap kabîleleri ile Kaynukaoğulları, Nadîroğulları ve Kurayzaoğulları olmak üzere üç yahûdi kabîlesi bulunuyordu. Diğer kabîleler genellikle göçebe idiler.
Kabîleler arasında kan davası ve sınır anlaşmazlıkları gibi sebepler yüzünden savaş eksik olmazdı. Yalnızca yılın dört ayında (Muharrem, Recep, Zilka'de ve Zilhicce aylarında) harbetmezlerdi. Bu aylara "eşhür-i hurum"(1) (savaşılması, kan dökülmesi haram olan hürmetli aylar) denir. Bu esnâda, bütün kabîleler güvenlik içinde seyâhat edebildikleri için, genellikle büyük panayırlar bu aylarda kurulurdu. Mekke'nin hâkimi, Kâbe ve civârındaki putların koruyucusu oldukları için Kureyş kabîlesi, diğer bütün kabîlelerden saygı görürdü. Bu sebeple Kureyşliler, senenin her mevsiminde diledikleri yere seyâhat edebiliyorlardı.(2)
Hicaz bölgesindeki panayırların en önemlileri, Mekke civârında kurulmakta olan Ukaz, Mecenne ve Zülmecaz panayırlarıydı. Bu panayırlara ülkenin dört bir yanından akın akın gelenler arasında satıcılar, iffetsiz kadınlar, şâirler, hatipler, kâhinler ve çeşitli dinlere mensup kimseler de bulunuyordu. Tâif'le Nahle arasında kurulmakta olan Ukaz panayırında, şiir yarışmaları yapılır; beğenilip derece alan şiirler, Kâbe'nin duvarlarına asılırdı. Bu şekilde Kâbe duvarında asılmış olan yedi ünlü kasideye "el-Muallekatü's-seb'a" (Yedi Askı) denilmiştir.
Müslümanlıktan önce, Arapların çoğunluğu putperestti. Yapmış oldukları bir takım heykellere ilâh diye tapıyorlardı. En önemli putlar, Hubel, Lât, Menât, Uzzâ, Vedd, Suva', Yeğûs, Yeûk ve Nesr adlarını taşıyanlardı. Mekke'de Kâbe ve civârına 360 kadar put yerleştirilmişti. Her kâbîlenin ayrı bir putu, her putun özel bir ziyâret günü vardı. Böylece yılın her gününde putlarını ziyârete gelenlerle dolup taşan Mekke, bir ticâret merkezi olduğu kadar, putperestliğin de merkezi hâline gelmiş bulunuyordu.
Arabistan'da putperestlerden başka, Mûsevî, Hıristiyan, Mecusî (ateşe tapan) ve Sâbiî dinlerine mensup kimseler de vardı. Bunlardan başka, çok az sayıda, Hz. İbrahim'in tebliğinden o devre ulaşan dinî esasları benimsemiş tek Tanrı inancında olan "Hanîf"ler vardı. Nevfel oğlu Varaka, Cahş oğlu Abdullah, Huveyris oğlu Osman ve Sâide oğlu Kuss bunlardandı.
İslâmiyetten önce Arap Yarımadasının kuzeyinde (Sûriye'de) "Nebtî", güneyinde (Yemen'de) "Himyerî", Irak'ta ise "Süryânî" yazıları kullanılıyordu. Hicaz Arapları Sûriye ve Irak'a ticâret için yaptıkları seyâhatlarda Arapça'yı Nebtî ve Süryânî yazıları ile yazmayı öğrendiler. Daha sonraki asırlarda, Nebtî yazısından "Nesih"; Süryânî yazısından da "Kûfî" denilen yazı sitilleri doğmuştur. Ancak, Araplar arasında okuyup yazma bilenlerin sayısı son derece azdı. Cömertlik, konukseverlik, sözde durma, düşmanları bile olsa kendilerine sığınanları himâye, cesâret.. gibi bazı iyi hasletleri yanında, soygunculuk, faizcilik, zenginleri üstün, fakirleri hor görme, içki ve kumar düşkünlüğü, kabilecilik gayreti ile kan dökme gibi son derece çirkin âdetleri de vardı. Hele köle ve kadınlara insan değeri vermezlerdi. Kadınlar, ölen kocasından, babasından ve diğer yakınlarından mirâs alamadıkları gibi, kendileri mirâs malları arasında, mirâscılara kalırdı. Erkekler istedikleri kadar kadınla evlenebilirlerdi. Fuhuş âdeta meslek hâline gelmişti. Bu yüzden bazı kimseler kız çocuklarını diri diri kumlara gömecek derecede vahşet göstermişlerdi.(3)
İslâmiyetin doğuşu sırasında yalnız Araplar ve Arabistan değil, bütün dünya, zulüm, sefâhet ve cehâletin karanlığı içindeydi. Maddî ve rûhî sıkıntılar içinde bunalmış olan insanlık, bir mürşit, bir kurtarıcı beklemekteydi.
Kur'ân-ı Kerîm "Câhiliyet Devri" denilen bu karanlık dönemi, "İnsanların kendi elleriyle işledikleri kötülükler yüzünden, fesat (her tarafı kapladı) karada ve denizde yayıldı."(4) ifâdesiyle en vecîz bir şekilde anlatmaktadır.

(1) "Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah' a göre ayların sayısı onikidir. Bunlardan dördü hürmetli aylardır. (et-Tevbe Sûresi,36)
(2) "Kureyş kabîlesinin yaz ve kış yolculuklarında uzlaşması ve anlaşması sağlanmıştır. Öyleyse, kendilerini açken doyuran ve korku içindeyken güven veren şu Beyt'in (Kâbe'nin ) Rabbine kulluk etsinler." (Kureyş Sûresi, 1-4)
(3) Bkz. Sünenü'd-Dârimî, 1/3, Beyrut, ts.
"Aralarında birine bir kızı olduğu müjdelendiği zaman, içi gamla dolarak yüzü simsiyah kesilir. Kendisine verilen kötü müjde yüzünden halktan gizlenmeye çalışır. Şimdi onu utana utana tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün? Ne kötü hüküm veriyorlar." (en-Nahl Sûresi, 58-59. Ayrıca bkz. ez-Zuhruf Sûresi, 17; et-Tekvîr Sûresi,8-9)
(4) Bkz. er-Rum Sûresi, 41

2***8212;MEKKE VE KÂBE

Yeryüzünde Allah'a ibâdet için yapılan ilk binâ, bütün namazlarda kıblegâh olarak yönelmekte olduğumuz Kâbe'dir.(5) Allah'ın emriyle Hz. İbrâhim ve oğlu Hz. İsmâil tarafından(6) Milattan 2000 yıl kadar önce Mekke'de yapılmıştır.(7) Tavâfa başlama yerinin işâreti olmak üzere, Kâbe'nin güney-doğu köşesi (Rükn-i Hacer-i Esved) nde bulunan "Hacer-i Esved" denilen siyah taşı Hz. İbrâhim, Ebu Kubeys dağından getirerek hâlen bulunduğu köşeye koymuştur. İnşaatın tamamlanmasından sonra Hz. İbrâhim ilk tavâfı oğlu Hz. İsmâil'le beraber yapmış, bütün insanları hacca, Kâbe'yi ziyârete dâvet etmiştir.(8)
Mekke şehri, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in büyük dedelerinden Kusayy tarafından, Kâbe'nin inşâsından çok sonra kurulmuştur. Allah'a ibadet için yapılmış olan Kâbe, zamanla "Tevhid İnancı"nın unutulmasıyla, putlarla doldurulmuş; Mekke puperestliğin merkezi hâline gelmiştir.

a) Mekke ve Kâbe ile İlgili Özel Vazifeler
Mekke şehrini kuran Kusayy, şehrin idâresi, Kâbe'nin bakımı ve Kâbe'yi ziyârete gelenlere hizmetle ilgili bazı görevler ihdâs etti. Bu hizmetler Hz. İsmâil'in neslinden olan kimseler tarafından yerine getiriliyordu. Bu hizmet ve görevlerden bir kısmı şunlardır:
1- Hicâbe: Kâbe'nin perdedarlığı ve anahtarlarını taşıma görevidir.
2- Sikâye: Kâbeyi ziyârete gelenlerin suyunu temin etme ve Zemzem kuyusuna bakma görevidir.
3- Rifâde: Kâbeyi ziyâret için Mekke'ye gelenleri ağırlama, barındırma ve muhtaçlara yardımcı olma hizmetidir.
4- Nedve: Kusayy tarafından yapılan "Dâru'n-Nedve" adlı istişâre meclisi binâsında yapılan toplantılara başkanlık etme görevidir. Savaş, sulh ve memleketin diğer bütün önemli işlerinin kararı, burada yapılan toplantılarda verilirdi. Kırk yaşından küçük olanlar, bu meclise alınmazlardı.
5- Livâ: Savaş zamanında ve askerin toplanmasında sancağı taşıma görevidir.
6- Kıyâde: Savaşta askere komuta etme görevidir.
7- Sefâre: Aynı toplum içindeki fertler veya kabîleler arasında meydana gelen çekişmelerde hakem olarak arabulma hizmetidir.
8- Hazine-i emvâl: Savaş için hazırlanan silâh, mal ve âletleri muhâfaza etme görevidir.
9- Ezlâm: Oklar ile fal bakma işidir.
Kâbe'nin üzerine konulmuş olan Hubel adlı putun yanında üç fal oku vardı. Birinde: "emeranî rabbî" (Rabbım bana emretti); diğerinde "nehânî rabbî" (Rabbım bana yasak kıldı), yazılıydı. Üçünçüsü ise boştu.
Yapacağı iş konusunda karar veremeyen kişi, ezlâm işiyle görevli kimse aracılığı ile bu oklardan birini çekerdi. Birinci ok çıkarsa, tasarladığı işi yapar, ikincisi çıkarsa o işten vazgeçerdi. Üçüncüsü çıkarsa, o işi bir yıl erteler, ertesi sene falı yenilerdi.
10- Nezâre: Bir yerden başka bir yere nakledilecek eşyayı kontrol ve muâyene ettikten sonra "taşıma ruhsatı" verme görevidir.
Araplar arasında her biri büyük bir şeref sayılan bu hizmet ve görevlerin hepsi Kusayy'ın elinde toplanmışken daha sonra Kureyş arasında dağılmıştır.
b) Zemzem Suyu
Hz. İbrâhim, Milâttan yaklaşık 2000 yıl kadar önce, Irak'ta Sümer şehirlerinden "Ur" sitesinde dünyaya geldi. Peygamber olduktan sonra, halkı tek Allah'a imâna dâvet ettiği için, Bâbil Hükümdârı Nemrut tarafından ateşe atıldı. Fakat Allah'ın emri ile ateş onu yakmadı.(9) Kendisine imân eden İbrâni'lerle Filistin'e göçtü. Birara Mısır'a gitti, orada da kendisine imân eden kimse bulamadığı için, tekrar Filistin'e döndü.
Hz. İbrâhim, karısı Hâcer ile henüz annesini emmekte olan oğlu Hz. İsmâil'i Allah'ın
emri ile Filistin'den alıp, Mekke'ye, Kâbe'nin bulunduğu yere götürdü. Onlara bir dağarcık hurma ve bir kırba su bırakarak yanlarından ayrılıp Filistin'e döndü. O esnâda, henüz Kâbe yapılmamış, Mekke şehri kurulmamıştı. Etrâfta ne insan, ne su, ne de hayat işâreti vardı.
Hz. İbrâhim, eşi ve çocuğundan ayrılıp onları göremeyecek kadar uzaklaştıktan sonra, Kâbe'nin bulunduğu yere yönelerek:
"Rabbımız, zürriyetimden bir kısmını senin kutsal evinin yanında, ekin bitmez (çorak), bir vâdi içinde yerleştirdim. Rabbımız, (beyt'inde) namaz kılmaları için, insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir, şükretmeleri için onları meyvelerle rızıklandır..."(10) diye duâ etti ve uzaklaşıp gitti.
Yanlarındaki hurma ve su bittikten sonra, Hâcer çocuğunu olduğu yerde bırakıp, bir can yoldaşı görebilmek ve birkaç yudum su bulabilmek ümidiyle Safâ ile Merve tepeleri arasında gidip geldiği esnâda bir melek, ökçesiyle Zemzem suyunu ortaya çıkarmıştı. Hâcer bu sudan kana kana içti, çocuğunu emzirdi ve Allah'a hamdetti.

c) Mekke Şehrinin Kurulması Hz. İsmâil, daha sonra bu bölgeye yerleşen "Cürhümîler" den bir kızla evlendi. Kendisi İbrânî, Cürhümîler Yemenli Âribe (halis) Arablarındandı. Bu sebeple İsmâiloğullarına "müsta'rabe (arablaşmış) arabları" denilir.
Yemen'de "Seylü'l-arim"(11) denilen sel felâketinden sonra bu bölgeye gelen Huzâa Kabîlesi, İsmâiloğullarının da yardımı ile, Cürhümîleri Mekke'den sürüp çıkardılar. Cürhümîler, Kâbe'ye hediye edilmiş olan altın geyik heykelleri ile diğer kıymetli eşyayı Zemzem kuyusuna atıp, üzerini toprakla doldurduktan sonra, kuyuyu belirsiz hâle getirerek Mekke'den kaçtılar. Bu yüzden Zemzem kuyusu uzun müddet kapalı kaldı.
Mekke bölgesinin hâkimiyeti ve Kâbe muhafızlığı üç asır kadar Huzâalılarda kaldıktan sonra Kilâb (Hâkim)' in oğlu Kusayy, milâdî 5 inci asırda Kâbe muhafızlığını ele geçirdi. Kureyş'in başına geçerek, Huzâalıları bu bölgeden çıkardı. Kâbe'nin etrâfında bugünkü Mekke şehrini kurdu. Ölümünden sonra kabîle başkanlığı ve Kâbe muhâfızlığı oğlu Abdimenâfa, ondan da oğlu Hâşim'e kaldı. Haşim ticâret için gittiği Şam seferinde Gazze'de ölünce, rifâde (ziyâretçileri ağırlama ve barındırma) ve sikaye (ziyâretçilere su temin etme) vazifelerini küçük kardeşi Muttalib üzerine aldı.

d) Şeybe'nin adı Abdülmuttalib kaldı Hâşim, Medine'de Hazrec kabîlesinin Neccâr oğulları kolundan Amr kızı Selmâ ile evlenmiş, "Şeybe" adında bir oğlu olmuştu. Selmâ Medine'den ayrılmadığından, Şeybe de Medine'de dayılarının yanında büyümüştü. Hâşim'in vefâtından sonra, amcası Muttalib O'nu Mekke'ye getirdi. Mekkeliler Muttalibin yanında tanımadıkları bir çocuk görünce, Şeybeyi Muttalib'in kölesi sanarak, Ona "Abdülmuttalib" dediler. Bu yüzden Şeybe, Abdülmuttalib adıyla anıldı.
e) İki Kurbanlığın Oğlu
Abdülmuttalib, 10 oğlu olduğu takdirde, bunlardan birini Allah için kurban etmeyi adamıştı.(12) Bu eski âdet, bize Hz. İbrâhim'in gördüğü bir rüyâ üzerine oğlu Hz.İsmâil'i kurban etmek istemesini(13) hatırlatmaktadır.
Abdülmuttalib, çeşitli zevcelerinden 10 oğlu olunca aralarında kur'a çekerek adağını yerine getirmek istedi. Kur'a sonucuna göre, ileride Rasûlullah (s.a.s.)'in babası olacak olan Abdullah'ın kurban edilmesi gerekiyordu. Bir arrafe (kadın kâhin)nin tavsiyesine uyularak, belirli sayıda deve ile Abdullah arasında kur'a çekildi. Kur'a Abdullah'a düştükçe, develerin sayısı onar onar arttırılarak, yeniden çekildi. 10 deve ile başlayan kur'a çekimi, develerin sayısı 100 olunca nihâyet develere isâbet etti.(14) Böylece Abdullah'ın yerine 100 deve kurban edildi. Bu olaya ve neslinden geldiği Hz. İsmail'in kurban edilmesi teşebbüsüne işâretle Rasûlulllah (s.a.s.) Efendimizin:
"Ben iki kurbanlığın oğluyum" (15) buyurduğu nakledilmiştir. O zamana kadar 10 deve olan diyet (öldürülen bir kimsenin kan bedeli) de, bu olaydan sonra, 100 deveye yükselmiştir.(16) İslâm Hukuku'nda kan bedelinin 100 deve olması, zamanla örf
hâline gelen bu olaya dayanmaktadır.

f) Zemzem Kuyusunun Temizlenmesi
Muttalib'in ölümünden sonra, kabîle başkanlığı ile Rifâde ve Sikâye hizmetleri Abdülmuttalib'e verilmişti. Abdülmuttalib, Zemzem'in yerini bulup yeniden kazdırdı. Cürhümîlerin Mekke'den kaçarken kuyuya attıkları altın geyik heykelleri, kılıç ve zırhlar çıkarılarak kuyu temizlendi. Zemzem kuyusunun idâresi, Abdülmüttaliboğullarında kaldı.


ALLAH'IN SIFATLARI




İlâhî sıfatlar, zatî ve sübutî olmak üzere iki gruba ayrılıyor.

Zatî sıfatlar :
1- Vücut (Varlık),
2- Kıdem (Ezeliyet, evveli olmama),
3- Beka (Ebediyet, ahiri olmama),
4-Vahdaniyet (Bir olma, şeriki bulunmama),
5- Kıyam binefsihî (Varlığının devamının zatından olması-başkasın yardımıyla olmaması ),
6- Muhalefetü�n- lil-havâdis ( Zatının mahlukatın zatlarına ve sıfatlarında mahluk sıfatlarına benzememesi)

Sübutî sıfatlar:
1-Hayat
2- İlim
3- İrade
4- Kudret
5- Sem (işitme)
6- Basar (görme)
7- Kelâm
8- Tekvin (Yaratma, var etme.) Tekvin sıfatı Maturudî mezhebine göredir. Diğer İtikat imamımız İmam Eş�arî, bu sıfatı müstakil bir sıfat olarak düşünmez. Böylece bu mezhepte Sübutî sıfatlar yedi tane olmuş olur.

Bazı İslâmî kaynaklarda ilâhî isimlerden de sıfat diye söz edildiği görülür. Meselâ, Kerim Allah�ın bir ismidir. Aynı zamanda Allah�ı kerem sahibi olarak vasıflandırması cihetiyle de sıfat vazifesi görür. Kerim Allah dediğimiz zaman Kerim ismini sıfat makamında kullanmış oluruz.

Yine bu kaynaklarda Cenâbı Hakk�ın sıfatları üç grupta mütalâa edilir:
1- Zâtî sıfatlar (Bunlar sübutî ve selbî olarak iki kısma ayrılırlar)
2- Fiilî sıfatlar.
3- Manevî sıfatlar.

Allah�ın bütün güzel isimleri bu sıfatlardan birine dayanır. Meselâ, Âlim ismi sıfat-ı sübutiyeden �ilim� sıfatına, Kadîr ismi �kudret� sıfatına, Mütekellim ismi kelâm sıfatına dayanır. Keza, Evvel ismi, zatî sıfatlardan kıdem sıfatına, Âhir ismi, bekâ sıfatına dayanır.

İlâhî isimlerden çoğu fiilî sıfatlara dayanmaktadır. Hâlik ismi, yaratma fiiline; Muhyi ismi ihya (hayatlandırma) fiiline; Musavvir ismi �tasvir�, yâni sûret verme fiiline; Mümit (ölümü verici) ismi, imate (ölümü verme) fiiline dayanır.

Bazı isimler de manevî sıfatlara istinat ederler. Hakîm ismi Cenâbı Hakk�ın hikmet sahibi olması sıfatına; Kebir ismi, kibriya sahibi olma vasfına; Cemil ismi, cemal sahibi olmasına dayanır.

KELÂM



Konuşma. Allah'ın Sübuti sıfatlarından. Allah'ta bulunması zorunlu olan konuşma niteliğini belirtir. Allah bu sıfatı ile peygamberler aracılığıyla emir ve yasaklar koyar, haberler verir. Ancak konuşmasının mahiyeti bilinemez.

Kur'an'da Allah'ın konuşma niteliğine sahip olduğunu gösteren çok sayıda âyet vardır. "Musa, tayin ettiğimiz vakitte bizimle buluşmaya gelip de Rabb'i onunla konuşunca... " (el-A'raf, 7/143), "De ki: "Rabbimin sözleri için deniz mürekkep olsa, Rabbimin sözleri tükenmeden önce deniz: tükenir" (el-Kehf, 18/109), "Ve eğer ortak koşanlardan biri güvence dileyip yanına gelmek isterse, onu yanma al ki, Allah'ın sözünü işitsin... " (el- Tevbe, 9/6) ve "Kıyamet günü Allah ne onlarla konuşacak ve ne de onları temizleyecektir." (el-Bakara, 2/ 174) bu âyetlerden yalnızca birkaçıdır.

Kelamcılara göre Allah'ın Kelam sıfatı ile nitelenmesinin zorunlu olduğu akıl yürütme yoluyla da kanıtlanabilir Kelam bir olgunluk, kemal niteliğidir. Bu nedenle Allah'ın Kelâm sıfatı ile nitelenmesi zorunludur. Allah bunun tersi olan konuşmama ve dilsizlik niteliğinden münezzehtir. Diri olan varlık konuşma niteliğine sahip değilse, konuşmama ve dilsizlik gibi afetlerle nitelenmesi gerekir. Oysa Allah tüm eksiklik ve kusurlardan uzaktır. Tüm peygamberler Allah'ın kelâmını insanlara aktarmış, O'nun emir ve yasaklarını, haberlerini bildirmişlerdir. Bu, bütün peygamberlerden mütevatir olarak gelmiştir. Peygamberlerin elçilik görevi de ancak Allah'ın kelam sıfatı ile mümkündür. Allah'ın konuşma niteliğine sahip olmaması durumunda risalet görevinden de söz edilemez. peygamberlerin varlığı ve bildirdikleri Allah kelamı Allah'ın konuşma niteliğine sahip olduğunun kanıtıdır.

Allah, peygamberlerle konuşur. Ancak bu konuşma iki insanın karşılıklı konuşmalarına benzetilemez. Bu konuşmanın biçimi Kur'an'da şöyle belirtilir: "Allah bir insanla (karşılıklı) konuşmaz. Ancak vahiyle (ilham yoluyla, kulunun kalbine dilediği düşünceyi doğurarak), yahut perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderip izniyle dilediğini vahyeder" (eş-şûrâ, 42/51). Allah'ın "perde arkasından" konuşması, Hz. Musa (a.s) ile olduğu gibi bir ağaç ya da benzeri bir nesne aracılığı ile konuşmasıdır. Bir elçi göndermesi de kelâmını bir melek (Cebrail) vasıtasıyla vahyetmesidir.

Kelamullah ve Kelam-ı Kadim deyimleri Kur'an'ı dile getirir. Allah'ın mütekellim (konuşan) ve Kur'an'ın da Allah'ın kelamı olduğunda tüm İslam mezhepleri görüş birliği içindedirler. Ancak Kur'an'ın Kelam sıfatı gibi kadim (ezeli) mi, yoksa mahluk (yaratılmış) ve hâdis (sonradan olma) mı olduğu konusunda çok farklı görüşler öne sürülmüş, çok şiddetli tartışmalar yürütülmüştür. Bu konudaki belli başlı görüşler Selef, Mutezile ve Eş'ariye ile Mâturidiyye tarafından savunuldu.

Selef'e göre Kur'an Allah'ın kelâmıdır ve mahluk değildir. Allah'la kaimdir ve O'ndan ayrı değildir. Kur'an ne yalnız anlam, ne de yalnız harflerden ibarettir; her ikisinin toplamından oluşur. Allah harflerle konuşur, harfler de mahluk değildir. Kulun okuyuşu, sesi ve okuma fiili yaratılmıştır, Allah ile kaim değildir. Fakat dinlenilen Kur'an mahluk değildir, Allah ile kaimdir. Allah'ın kelâmı Cibril vasıtasıyla inzal olunan anlamın hikayesi değil, ibaresidir.

Selef'in benimsediği anlayışın tam karşısında Mutezile'nin görüşleri yer alır. Mu'tezile'ye göre Kur'an ses, harf, âyet, sûre vb.lerinden oluşmakta; telif, tanzim, tenzil, inzal gibi hudûs (sonradan olma) nitelikleri taşımaktadır. Bu nedenle kadim değil, mahluktur. Allah'ın konuşması, mütekellim olması, kelamı belli bir mahalde, örneğin Cebrail'de, peygamberlerde, Levh-i Mâhfuz'da, insanın okuyuşunda yaratmasıdır. Kur'an'ın kadim (ezeli) olması, Allah'ın zatı ile birlikte ikinci bir kadimin daha bulunması demektir. Bu da tevhide ters düşer.

Eş'ari ve Maturidi kelamcılar Selef ile Mutezile arasında bir yol izlediler. Bunlar kelamı "nefsi" ve "lafzi" olmak üzere ikiye ayırdılar. Nefsi kelam (kelam-ı nefsi), Allah'ın zatı ile kaim, mahiyetini anlayamayacağımız ezeli bir sıfattır. Lafzi kelâm (kelâm-ı lafzî) ise nefsi kelâma delalet eden ses ve harflerden oluşan Kur'an'ın lafzıdır. Bu lafzî kelam hudûs (sonradan olma) nitelikleri taşıdığı için ezeli değildir, mahluktur. Eş'arî ve Maturidîler nefsi kelâmın işitilip işitilmemesi konusunda ayrılmışlardır. Eş'arîlere göre nefsi kelam işitilebilir. Çünkü varolan bir şeyin işitilmesi de mümkündür. Maturidîler ise nefsi kelamın işitilemeyeceğini savunurlar.




Bismillahir rahmanir rahim

Besmelenin fazileti

Euzü ve Besmele’nin manası nedir?
Euzübillahimineşşeytanirracim
demek, Allah'ın rahmetinden uzak olan ve gazabına uğrayarak dünyada ve ahirette helak olan şeytandan, Allahü teâlâya sığınırım, korunurum, yardım beklerim. Ona haykırır, feryat ederim demektir.

Bismillahirrahmanirrahim demek ise, her var olana, onu yaratmakla ve varlıkta durdurmakla, yok olmaktan korumakla iyilik etmiş olan Allahü teâlânın yardımı ile, bu işimi yapabiliyorum demektir.

Besmelenin fazileti nedir?

İlk yazılan, Besmeledir. Âdem aleyhisselama ilk gelen, Besmeledir. Müminler, Besmele yardımı ile, Sırattan geçer. Cennet davetiyesinin imzası Besmeledir. Peygamber efendimiz, (Hoca çocuğa, Besmele okur, çocuk da söyleyince, Allahü teâlâ, çocuğun ve anasının ve babasının ve hocasının Cehenneme girmemesi için senet yazdırır) buyurdu.

Euzü okumak, (Euzü billâhi mineş-şeytânirracîm); besmele okumak ise, (Bismillâhirrahmânirrahîm) demektir.

Hadis-i şerifte, (Kur'an-ı kerime saygı göstermek, Euzü okuyarak başlamakla olur ve Kur'an-ı kerimin anahtarı, Besmeledir) buyuruldu. Sure okurken, Euzü Besmele okunur. Âyet-i kerime okurken, âlimlerin çoğuna göre, yalnız Euzü okunur. Sure veya âyet okumaya başlarken Euzü okumak vacip, Fatiha okumaya başlarken Besmele okumak da vaciptir. Diğer surelere başlarken Besmele okumak sünnettir.

Namazda, Sübhaneke okuduktan sonra Euzü Besmele okumak sünnettir. Allahü teâlâ, (Kur'an-ı kerim okuyacağın zaman E'uzü... söyle) buyuruyor. (Nahl 98)

Kesin haram olduğu bilinen bir şeyi mesela şarap içerken veya domuz eti yerken Besmele çekmek küfürdür.

İyi işlere Besmele ile başlamalıdır! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Besmele ile başlanmayan her önemli iş noksan kalır.)
[Beyheki]

(Eve girerken Besmele çekilirse, şeytan,
“Bu eve girmeme imkan yok” der, dönüp gider.) [Tibyan]

(Amel defterinde 700 Besmele bulunanı Allahü teâlâ Cehennemden çıkarır.)
[Tergibussalat]

(Besmele ile yazı yazanın haceti kolaylaşır, Allahü teâlâ da razı olur.)
[Deylemi]

(Besmele ile işe başlayanın günahları af olur.)
[İ. Rafii]

(Yemeğe Besmele ile başlayıp, sonunda Elhamdülillah diyenin, daha sofra kalkmadan günahları af olur.)
[Taberani]

(Besmele ile yenen yemek bereketli olur.)
[İbni Mace]

(Sıkıntıya düşen, “Bismillahirrahmanirrahim ve lâ havle ve lâ kuvvete illa billahil aliyyil azim” derse, her türlü sıkıntıdan kurtulur.)
[Deylemi]

(Bin kere Besmele okuyanın dört bin büyük günahı af olur.)
[Tergibussalat]

(Soyunurken çekilen Besmele, cinlere perde olur, avret yerlerini göremezler.)
[İ. Ebiddünya]

(Helaya girerken çekilen Besmele, cinlere perde olur, avret yerlerini göremezler.)
[T. Salat]

(Besmele yazılı bir kağıdı, yerden kaldıran sıddıklardan yazılır.)
[Tergibussalat]

(Besmelesiz koku sürünen, şeytanlara da koku sürmüş olur.)
[İbni Sünni]

(Şeytandan korunmak için, yemeğe Besmele ile başla!)
[Taberani]

(Su içerken Besmele çek, bitince de, Elhamdülillah de ve üç nefeste iç!)
[İbni Sünni]

(Yemeğe başlarken, Allahü teâlânın adını anın, yani Besmele çekin! Başında Besmele çekmeyi unutan, hatırladığı zaman, "Bismillahi alâ evvelihi ve ahirihi" desin!)
[Ebu Davud, Tirmizi, Hâkim]
İşlere başlarken kısaca Bismillah demek yetişir mi?
Yetişir. [“h” harfinin iyice belli olması için] (Bismillahi) de denir. (Bismillah) demek de caizdir.

Besmele ile başlanılan iş bitince de, (Elhamdülillah) demeli, yani Allahü teâlâya şükretmelidir!

İbrahim suresinin, (Şükrederseniz elbette nimetimi artırırım) mealindeki 7.âyet-i kerimesi ile (Az-çok bir nimete kavuşan "Elhamdülillah" derse, Allahü teâlâ, o kimseye bu nimetten daha iyisini verir) ve (Yiyip içtikten sonra "Elhamdülillah" diyenden Allahü teâlâ razı olur) hadis-i şerifleri, nimete şükredince, hem eldeki nimetin yok olmaktan kurtulacağını, hem de yeni nimetlerin ele geçmesine sebep olacağını bildirmektedir. (T.Gafilin)



Namazın Farzları

Namazın farzları on ikidir. Bunların bir kısmı namazdan önce olup namaza hazırlık niteliğindedir. Bunlara "namazın şartları" denir. Bir kısmı da, namaza durunca yapılır ki bunlara da "namazın rükunları" denir.

Namazın Şartları:
1. Hadesten Taharet: Gözle görülmeyen pisliklerden temizlenmektir. Bu abdest almak, gusletmek, bunların mümkün olmadığı zamanlarda teyemmüm etmekle olur.
2. Necâsetten Taharet: Gözle görülen pisliklerden temizlenmektir. Bu pislikler namaz kılan kimsenin vücudunda, elbisesinde, namaz kılacağı yerde olur.
3. Setrü'l Avret: Örtülmesi gereken yerlerin kapatılması demektir. Erkeklerde diz kapağı ile göbek arası, kadınlarda ise el, yüz ve ayak dışındaki her yerin örtülmesi gerekir. namazın bir rüknünü eda edecek kadar bir zaman içinde örtülmesi gereken bir organın dörtte biri açılırsa namaz bozulur.
4. İstikbâli Kıble: Namaz kılan kimsenin Kâbe yönüne yönelmesidir. Göğsünü kıbleden (yaklaşık 45 derece) çeviren kimsenin namazı bozulur.
5. Vakit: Farz ve Vacip olan her namaz için belli bir vakit vardır. Namazların kendi vakitleri içinde kılınması farzdır. Vaktinden önce namaz kılınamaz. Özürsüz olarak sonra ya bırakmakta günahtır.
6.Niyet: Kılınacak olan namazın zihnen hatırlanmasıdır. İmamın imâmete, cemaatin da imama uymaya niyetlenmesi gerekir.
Namazın Rükunları:
1. İftitah Tekbiri: namaza başlama tekbiridir. Niyetten sonra "Allahu Ekber" deyip eller yukarı kaldırılıp tekbir alınır.
2. Kıyam: Namazda ayakta durmaktır. Gücü yetenler ayakta, yetmeyenler ise gücünün yettiği şekilde namazlarını kılarlar.
3. Kıraat: Namazda Kur'ân okumak demektir. Kıraat kıyamdadır ve en az üç kısa ayet miktarı okunmalıdır.
4. Rükû: Kıraatten sonra eller dizlere erişecek şekilde eğilmekten ibarettir. 5. Sücûd: Rükûdan sonra ayak, diz ve ellerle beraber alnı ve burnu yere koymaktır. Yalnız alnın ve burnun yere değmesi yeterli değildir. Alın yerin sertliğini hissetmelidir. Kalabalık cemaatlerde arka saftakiler ön saftakilerin sırtına secde edebilirler. 6. Kade-i Âhire: Namazın sonunda "et-Tehiyyâtü" duasını okuyacak kadar oturmaktır.


Namazın Sünnetleri

Sünnetin hükmü: Namazda sünneti terk etmek, namazı bozmaz, sehiv secdesi yapmayı da gerektirmez, ancak mekruh olur.

Namazın Başlıca Sünnetleri Şunlardır:
1. Beş vakit namaz ile cuma namazı için ezan ve ikamet erkekler için sünnettir. (kadınlara mekruhtur.)
2. Namazın iftitah tekbirinde, vitir namazının kunut tekbirinde ve bayram namazlarının zevaid tekbirlerinde elleri kulakların hizasına kaldırmak. (Kadınlar, parmak uçları omuz hizasına gelecek şekilde ellerini kaldırırlar.)
3. Eller kaldırıldığı sırada parmakları ne bitişik ne de fazla açık tutmak, yani kendi halinde normal açıklıkta bulundurmak, ellerin ve parmakların içi kıbleye karşı gelmek,
4. İmama uyan kimsenin iftitah tekbiri, imamı geçmemek üzere- imamın iftitah tekbirine yakın olmak,
5. Kıyamda elleri bağlamak. (Erkekler; sağ elin avucu sol elin üzerinde ve sağ elin baş ve küçük parmakları sol elin bileğin; kavramış olarak ellerini göbek altında bağlarlar.)
(Kadınlar: Sağ el, sol elin üzerinde olacak şekilde ellerini göğüs üstüne koyarlar. Erkekler gibi sağ elin parmakları ile sol elin bileğin! kavramazlar)
6. Kıyamda iki ayağın arasını dört parmak kadar açık bulundurmak,
7. Sübhaneke okumak.
8. "Euzubillahi mineşşeytanirracîm"demek.
9. Her rekatta fatihadan önce "Bismillahirrahmanirahim" demek.
10. Fatihanın sonunda imamın ve ona uyanların "Amin" demesi.
11. "Sübhaneke, Eüzü-Besmele ve Amin"i içinden okumak,
12. Sabah ve öğle namazlarında fatihadan sonra uzunca, ikindi ve yatsı namazlarında kısa, akşam namazında daha kısa süre okumak. Bu, misafir olmayanlar içindir. Yolcu olan veya vakti dar olan kimse dilediği ayet ve süreyi okur.
13. Rükûa varırken "Allahü Ekber" demek.
14. Rükûda dizlerim ellerin parmakları açık olarak tutmak. (Kadınlar parmaklarını açmaz ve dizlerim tutmazlar, sadece ellerini dizleri üzerine koyarlar.)
15. Rükûda dizlerim ve dirseklerim dik tutup bükmemek. (Kadınlar rükûda dizlerim bükük bulundururlar.)
16. Rükûda arkasını dümdüz yapmak. (Kadınlar arkalarım biraz meyilli bulundururlar.)
17. Başını, sırtı ile bir seviyede bulundurup yukarıya kaldırmamak ve aşağıya eğmemek.
18. Rükûda üç kere "Sühhane Rahbiye'l-azîm" demek.
19. Rükûdan kalkarken "SemiAllahu ilmen hamideh' demek.
20. Rükûdan doğrulunca "Rabbena leke'l-hamd" demek.
21. Secdeye varırken yere; önce dizlerini, sonra ellerini, daha sonra alın ve burnunu koymak
22. Secdeden kalkarken önce başını sonra ellerini daha sonra dizleri üzerine ellerini koyarak dizlerini yerden kaldırmak.
23. Secdelere varırken "Allahü Ekber" demek,
24. Secdelerden kalkarken "Allahü Ekber" demek.
25. Secdelerde yüzünü iki elleri arasına almak, eller yüzden geri ve uzakta olmayıp yüze yakın ve yüzün hizasında bulunmak, ellerin parmakları birbirine bitişik olduğu halde kıbleye karşı el ayası ile yere yapışık olmak,
26. Secdelerde üçer kere "Sübhane Rabbiye 'l-ala " demek-
27. Erkeklerin, secdede karnını uyluklarından, dirseklerini yanlarından ve kollarını yerden uzak tutması- (Kadınlar, secdede kollarını yanlarına, karnını uyluklarına yapıştırıp yere doğru alçalırlar.)
28. îki secde arasında oturmak.
29. iki secde arasında, birinci oturuşta (Ka'de-i Gla) ve son oturuşta (Ka'de-i ahîre) elleri uylukları üzerine koymak.
30. Otururken sol ayağını yere yayıp üstüne oturmak ve sağ ayağını dikerek parmaklarım kıbleye karşı getirmek- (Kadınlar, ayaklarını sağ tarafa yatık olarak çıkarıp sol kalçaları üzerine otururlar.)
31. Ettehiyyatü'nün kelime-i şehadetinde sağ elinin şehadet parmağı ile işaret etmek.
işaret; Kelime-i şehadette "La ilahe" derken sağ elin şehadet parmağını kaldırmak, "illellah" derken de indirmek suretiyle olur
32. Ettehiyyatü'yü içinden okumak.
33. Üç ve dört rekatlı farzların üçüncü ve dördüncü rekatlarında fatiha okumak. (ilk iki rekatlarda fatiha okumak ise vaciptir.)
34. Son oturuşta "Ettehiyyatü"den sonra "Allahümme sallı, Allahümme barik" ve bunlardan sonra da dua okumak.
35. Selam verirken başını evvela sağa. sonra sola çevirmek.
36. Selamda "Esselamu aleyküm ve Rahmetullah" demek.
37. İmam her iki tarata selam verirken kendisine uyan cemaatı ve hafeze meleklerini selamlamayı niyet etmek.
38. İmama uyan, selamında cemaati ve imamı niyet etmek.
39. Tek başına kılan; selamında melekleri niyet etmek.
40. İmam sol tarafa selam verirken sesini biraz alçaltmak. 41. İmama uyan kişinin selamı, imamın selamına yakın olmak. 42. İmama sonra dan uyan kimse, yetişemediklerim kılmak için imamın ikinci selamını beklemek

Namaz ve Sağlığımız

Müslüman, beş vakit namazı, Allah Teala emrettiği için kılar. Cenabı Hakkın her emrinde bir çok hikmetler vardır. Namaz kılarken yapılması emredilen her hareketin, hem bedene hem de ruha sağladığı faydalar vardır. Namazın sağlığımız üzerindeki faydalarından bazıları şunlardır:

1. Namazda yapılan hareketler hafif olduğundan kalbi yormaz. Ve Günün değişik saatlerinde kılındığı için insanı devamlı zinde ve dinç tutar.

2. Namaz sebebiyle başını günde seksen defa yer koyan bir kimsenin beynine ritmik olarak kan fazla ulaşır. Bu yüzden beyin hücreleri yeterince beslendiğinden, Namaz kılanlarda hafıza ve şahsiyet bozukluklarına daha az rastlanır. Bu insanlar daha sağlıklı bir ömür geçirirler. Bu gün tıpta "demans senil" bunama hastalığına uğramazlar.

3. Namaz kılanların gözleri, muntazam olarak eğilip doğrulmaktan dolayı, daha kuvvetli kan deveranına malik olur. Bu sebeple göz içi tansiyonunda artma olmaz ve gözün ön kısmındaki sıvını devamlı değişmesi temin edilmiş olur. Gözü "Katarakt" veya "Karasu" hastalığından korur.

4. Namaz kılmaktaki izometrik hareketler, midedeki gıdaların karışmasına, safranın kolay akmasına ve dolayısıyla safra kesesinde birikinti yapmamasına, pankreastaki enzimlerin kolay boşalmasına yardımcı olacağı gibi, kabızlığın giderilmesinde de rolü büyüktür. Böbreğin ve idrar yollarının iyice çalkalanmasından, börekte taş oluşumunun önlenmesinde ve mesanenin boşalmasına da yardımcı olur.

5. Beş vakitte kılınan namazdaki ritmik hareketler, günlük hayatta çalıştırılamayan adale ve eklemleri çalıştırarak artoz ve kireçlenme gibi eklem hastalıklarını ve adale tutulmalarını önler.

6. Vücut sağlığı için temizlik muhakkak lazımdır. Abdest ve gusül, hem maddi hem de manevi bir temizliktir. İşte namaz temizliğin ta kendisidir. Zira hem bedeni hem de ruhi temizlik olmada namaz olmaz. Abdest ve gusül, bedeni temizliği sağlar. Namaz ibadeti insanı ruhen ve bedenen temizlemiş dinlendirmiş olur.

7. Koruyucu hekimlikte belirli zamanlarda yapılan beden hareketleri çok mühimdir. Namaz vakitleri, kan dolaşımını tazelemek ve teneffüsü canlandırmak için en uygun vakitlerdir.

8. Uykuyu tanzim eden en önemli unsur namazdır. Hata vücutta biriken statik elektriklenme, secde yapmakla topraklama yapmış olur yani statik elektrik boşalır. Böylece vücut tekrar zindeliğe kavuşur. (Hasan Yavaş, Namaz Kitabı, s. 134)

Miraç'tan sonra, Hz Peygamber (asm)’in farz olarak kıldığı ilk namaz öğle namazıdır (Neylu’l-Evtar, I/300) Daha önce sabah ve akşam kıldığı namazların, sünnet mi veya farz olarak mı kıldığına dair farklı görüşler vardır
Bazı rivayetlere göre, ilk sabah namazını kılan Hz Adem (as)’dir Buna göre insanlık camiasında ilk namaz kılan da kendisidir Sonra ilk öğle namazını Hz Davud (as), ilk ikindi namazını kılan Hz İbrahim (as), ilk akşam namazını kılan Hz İsa (as), ilk yatsı namazını kılan Hz Yunus (as)’dır Sonra bu beş vakti de günlük olarak Hz Muhammed (asv) ve onun ümmetine farz kılınmıştır(bk el-Mütedebu’l-İslamî)
RESİMLERLE ABDESTİN ALINIŞI
   
1) Önce kollar dirseklerin yukarısına kadar sıvanır, sonra "Niyet ettim Allah rızası için abdest almaya" diye niyet edilir. Ve"Eûzü billahi mineşşey-tanirracîm, Bismillahirrahmanirrahîm" okunur. 2)Eller bileklere kadar üç kere yıkanır. Parmak aralarının yıkanmasına dikkat edilir. Parmaklarda yüzük varsa oynatılıp altının yıkanması sağlanır.
   
3) Sağ avuç ile ağıza üç kere ayrı ayrı su alınıp her defasında iyice çalkalanır. 4)Sağ avuç ile buruna üç kere ayrı ayrı su çekilir.
   
5) Sol el ile sümkürülerek burun temizlenir. 6) Alında saçların bittiği yerden itibaren kulakların yumuşağına ve çene altına kadar yüzün her tarafı üç kere yıkanır.
   

7) Sağ kol dirseklerle beraber üç kere yıkanır.

Yıkarken kolun her tarafı, kuru bir yer kalmayacak şekilde iyice ovulur.

 

8) Sol kol dirseklerle beraber üç kere yıkanır.

Yıkarken kolun her tarafı, kuru bir yer kalmayacak şekilde iyice ovulur.

   
9)Eller yeni bir su ile ıslatılır. Sağ elin içi ve parmaklar başın üzerine konularak bir kere meshedilir. 10)Eller ıslatılarak sağ elin şehadet parmağı ile sağ kulağın içi, baş parmağı ile de kulağın dışı; sol elin şehadet parmağı ile sol kulağın içi, baş parmağı ile de kulağın arkası meshedilir.
   
11)Elleri yeniden ıslatmaya gerek olmadan geriye kalan üçer parmağın dışı ile de boyun meshedilir. 12)Sağ ayak üç kere topuklarla beraber yıkanır. Yıkamaya sağ parmak uçlarından başlanır ve parmak araları iyice temizlenir.
   
13)Sol ayak üç kere topuklarla beraber yıkanır. Yıkamaya sağ parmak uçlarından başlanır ve parmak araları iyice temizlenir.  Oruçlu değilse abdest aldığı sudan biraz içip, kıbleye karşı durup kelime-i şehadet getirmeli, duâları ve Kadr Sûresi okunmalıdır. Abdest alırken suyu fazla açmamak, duâların haricinde konuşmamak lazımdır . 

ABDEST DUALARI

 

Namaz kılabilmek için, Kur'an'ı tutabilmek v.s. bazı ibadetleri yapabilmek için abdest almak lazımdır. Abdest alırken okunacak dualar vardır ki bunlar salih atalarımızdan bize kadar nakledilmiştir. Bunların okunması güzel (müstehab) görülmüştür.

1) Abdeste başlarken eûzu besmeleden sonra:

"Elhamdu lillahillezî ce'ale'l-mâ'e tahûran ve ce'ale'l-islâme nûra!"
(Suyu temiz, islamı nur kılan Allah'a hamdolsun)

2) Ağıza su verirken:

 

"Allahumme eskınî min havdı nebiyyike ke'sen lâ azma'u ba'dehû ebedâ"
(Allah'ım, bana peygamberinin havuzundan öyle bir kadeh içir ki, ondan sonra bir daha susamıyayım)

3) Burnuna su verirken:

"Allahumme lâ tuharrimnî râyihate na'imike ve cinânike"

(Allah'ım, bana ni'metinin ve cennetlerinin kokusunu haram kılma)

4) Yüzünü yıkarken:

"Allahumme beyyid vechî bi-nûrike yevme tebyeddu vucûhun ve tesveddu vucûh"

(Allah'ım, bazı yüzlerin beyazlanacağı, bazı yüzlerin kararacağı günde yüzümü ağart)

5) Sağ kolu yıkarken:

"Allahumme a'tınî kitabî bi yemînî ve hâsibnî hisâben yesîrâ"

(Allahım kitabımı sağ tarafımdan ver ve hesabımı kolaylaştır)

6) Sol kolu yıkarken:

"Allahumme lâ tu"tınî kitâbî bi-şimâlî velâ min-verâ'i zahrî velâ tuhâsibnî hisâben şedîdâ"

(Allah'ım, kitabımı sol tarafımdan ve arkamdan verme, beni zor bir hesaba çekme)

7) Başı meshederken:

"Allahumme ğaşşinî bi-rahmetike ve enzil aleyye min berakatik"

(Allah'ım, başımı rahmetinle ört, üzerime bereketlerini indir)

8) Kulakları mesederken:

"Allâhumme'c'alnî minellezîne yestemi'ûne'l-kavle fe-yettebiûne ahseneh"

(Allah'ım, beni, sözü işitip sözün en güzeline uyanlardan eyle)

9) Boynu meshederken:

"Allâhumme a'tik rakabetî mine'n-nâri vehfeznî mine's-selâsili ve'l-ağlâl"

(Allah'ım boynumu cehennemden âzâd eyle ve beni zincirlerden, bağlardan koru)

10) Sağ ayağı yıkarken:

"Allâhumme sebbit kademeyye alas-sırâtı yevme tezillu fîhi'l-akdâm"

(Allah'ım ayakların kayacağı günde ayaklarımı Sırat üstünde sağlam tut)

11) Sol ayağı yıkarken:

 "Allâhumme'c'al-lî sa'yen meşkûran ve zenben mağfûran ve ticâraten len tebûra"
(Allah'ım, bana beğenilecek bir çalışma ver, günahımı affedip makbul amel ve kârlı bir ticaret ihsan eyle)

12) Oruçlu değilse abdest aldığı sudan biraz içip,  kıbleye karşı durup kelime-i şehadet getirmeli:

"Eşhedu en lâilahe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve rasûlüh"
(Ben şehadet ederimk ki, Allah'tan başka ilah yoktur. Yine şehadet ederimki, Muhammed (a.s.), O'nun kulu ve Rasûlüdür)

13) Ve şu duayı okumalıdır

"Allâhumme'şfinî bi-şifâike ve dâvini bi devâike va'sımnî mine'l-velehi ve'l-emrâdı ve'l-evca'"
(Allah'ım, bana şifanla şifa ver, devanla deva ver. Beni âfetlerden, hastalıklardan ve acılardan koru)

14) Abdestten sonra bir veya üç kez Kadr Sûresini okumak ta abdestin âdâbındandır: 

"İnnâ enzelnâhu fî-leyleti'l-kadri. Vemâ edrâke mâ leyletu'l-kadri. Leyletu'l-kadri hayrun min-elfi şehr. Tenezzelu'l-melâiketu ve'r-rûhu fîhâ bi izni rabbihim min-kulli emr. Selâmun hiye hattâ metle'ıl-fecr"

(Biz O (Kur'an)'nu Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen nereden bileceksin? Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır. Melekler ve ruh, o gece her türlü işle iner. O gece tan yeri ağarıncaya kadar bir esenliktir.)


Bismillahirrahmanirrahim(Rahman ve Rahim olan ALLAH'ın Adıyla)

 

                                                  Abdest Alırken Okunaca Dua

 

 

Abdeste başlarken önce niyet edilir, sonra eûzü-besmele çekilir. Sonra da her bir âzayı yıkarken şu duâlar okunur:

  اَلْحَمْدُ لِلّهِ الَّذى جَعَلَ الْمَاءَ طَهُورًا وَاْلاِسْلامَ نُورًا

 Elhamdü lillâhi`llezî ce`ale`l-mâe tahûran ve`l-İslâme nûran. Suyu temizleyici, İslâmı da nûr kılan Allah`a hamdolsun. Ağıza su verirken:

 

  اَللّهُمَّ اَعِنّى عَلى تِلاَوَةِ الْقُرْانِ وَذِكْرِكَ وَشُكْرِكَ وَحُسْنِ عِبَادَتِكَ

 

 Allahümme eınnî alâ tilâveti`l-Kur`ân ve zikrike ve şükrike ve hüsni ibâdetik. Ey Allahım, Kur`an okumak, seni zikir ve sana şükür etmek, sana olan ibâdeti güzelleştirmek hususlarında bana yardım et!..  Buruna su verirken:

 

  اَللّهُمَّ اَرِحْنى رَائِحَةَ الْجَنَّةِ وَلاَتُرِحْنى رَائِحَةَ النَّارِ

 

Allahümme erıhnî râihate`l-Cenneti ve lâ türıhnî râihate`n-nâr. Allahım, bana Cennet kokusunu duyur, Cehennem kokusunu hissettirme! Yüzü yıkarken:

 

  اَللّهُمَّ بَيِّضْ وَجْهى يَوْمَ تَبْيَضُّ وُجُوهٌ وَتَسْوَدُّ وُجُوهٌ  

 

Allahümme beyyıd vechî yevme tebyaddu vücûhün ve tesveddü vücûh. Allahım, yüzlerin kiminin ak, kiminin kara olduğu o günde, benim yüzümü kara değil, ak çıkar!  Sağ kolu yıkarken:

 

  اَللّهُمَّ اَعْطِنى كِتَابى بِيَمِينى وَحَاسِبْنى حِسَابًا يَسيرًا   

 

Allahümme a`tınî kitâbî biyemînî ve hâsibnî hisâben yesîrâ. Allahım, kitâbımı sağımdan ver, hesabımı da kolay eyle! Sol kolunu yıkarken:

 

  اَللّهُمَّ لاَ تُعْطِنى كِتَابى بِيَسَارى وَلاَ مِنْ وَرَاءِ ظَهْرِى

 

 Allahümme lâ tu`tınî kitâbî biyesarî ve lâ min verâi zahrî. Allahım, kitâbımı solumdan ve arkamdan verme.  Başı meshederken:

 

اَللّهُمَّ اَظِلَّنى تَحْتَ ظِلِّ عَرْشِكَ يَوْمَ لاَ ظِلِّ اِلاَّ ظِلُّ عَرْشِكَ

 

 Allahümme ezıllenî tahte zılli arşike yevme lâ zılle illâ zıllü arşik. Allahım, Arşının gölgesinden başka gölge olmadığı günde, beni Arşının gölgesinde gölgelendir.  Kulaklara meshederken: 

 

اَللّهُمَّ اجْعَلْنى مِنَ الَّذينَ يَسْتمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ اَحْسَنَهُ

 

  Allahüme`c`alnî mine`llezîne yestemiûne`l-kavle feyettebiûne ahseneh. Allahım, beni sözü dinleyip de en güzeline uyanlardan eyle. Boynu meshederken:

 

  اَللّهُمَّ اَعْتِقْ رَقَبَتى مِنَ النَّارِ  

 

Allahümme a`tik rekabetî mine`n-nâr. Allahım, boynumu Cehennem ateşinden âzâd eyle! Ayakları yıkarken:

 

  اَللّهُمَّ ثَبِّتْ قَدَمىَّ عَلَى الصِّرَاطِ يَوْمَ تَزِلُّ فيهِ اْلاَقْدَامُ   

 

Allahümnde sâme sebbit kademeyye ale`s-sırâti yevme tezillü fîhi`l-akdâm Allahım, ayakların Sırat üstünde kaydığı günde, üayaklarımı sırat üstbit eyle, kaydırma

Bismillahirrahmanirrahim(Rahman ve Rahim olan ALLAH'ın Adıyla)

 

                                                  Abdestten Sonra Yapılan Dualar



أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّداً عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ

“Eşhedu Ellâ İlahe İllallahu Vahdehula Şerikeleh Ve Eşhedu Enne Muhammeden Abduhu Ve Rasuluh.”
1) “Allah’tan başka hakkıyla ibâdete lâyık hiçbir ilah olmadığına, O’nun bir olduğuna ve ortağının bulunmadığına şehâdet ederim. Yine Muhammed’in Allah’ın kulu ve rasulü olduğuna şehâdet ederim.”
Müslim


اَللَّهُمَّ اجْعَلْنيِ مِنَ التَّوَّابِينَ وَاجْعَلْنيِ مِنَ الْمُتَطَهِّرِينَ

“Allahummecalni Mine’t-Tevvabine Vecalni Mine’l-Mutatahhirine.”
2) “Allah’ım! Beni çokça tevbe edenlerden yap. Ve beni günah ve pisliklerden temizlenenlerden kıl.”
Tirmizi, Albâni Sahihi Tirmizi


سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْـهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
“Subhaneke Allahumme Vebihamdik Eşhedu Ellâ İlahe İllâ Ent Estağfiruke Veetubu İleyk.”
3) “Allah’ım sana hamdederek Seni tüm noksanlıklardan tenzih ederim. Senden başka hakkıyla ibâdete lâyık hiçbir ilah olmadığına şehâdet ederim. Senden bağışlanma diler ve Sana tevbe ederim.”
Nesei Amelu’l-Yevmi ve’l-Leyle, Albâni İrvâu’l-Ğalil

 


اَللَّهُمَّ اغْفِرْ لِي ذَنْبِي وَوَسِّعْ لِي فِي داَرِي وَباَرِكْ لِي فِي رِزْقِي

“Allahummeğfirli Zenbi Vevesğli Fi Darii Ve Barikli Fi Rizgi.”
4) “Ey Allah’ım, günahımı bağışla, evimi genişlet ve rızkımda bereket ihsan et.”
Nesei Ameli’l-Yevm, İbnu’s-Sünni Ameli’l-Yevm, Albâni Sahihu’l-Cami




Namazın kılınış

Örnek olarak sabah namazının iki rek'at farzının kılınışı resimlerle anlatılmış, erkek ve kadınların farklı hareketleri belirtilmiştir İki rek'atli bir namazdaki hareketler ile diğer namazlardaki hareketler arasında fark olmadığından onların resimlerle anlatılmasına gerek duyulmamıştır

Cocuklar icin Resimli namaz kilma Birinci Rek'at:
1) Ayakların arası dört parmak açıklıkta ve parmak uçları kıbleye doğru gelecek şekilde ayakta kıbleye dönülür
2) İkamet getirilir (Erkekler için)
Niyet:
3) "Niyet ettim Allah rızası için bugünkü sabah namazının farzını kılmaya" diye niyet edilir
İftitah tekbiri:
4) "Allahü Ekber" diyerek iftitah tekbiri alınır


Erkekler tekbir alırken; ellerin içi kıbleye karşı ve parmaklar normal açıklıkta bulunur
Başparmaklar, kulak yumuşağı hizasına gelecek şekilde eller yukarıya kaldırılır
Kadınlar tekbir alırken; ellerinin içi kıbleye karşı, parmaklar normal açıklıkta ve parmak uçları omuz hizasına gelecek şekilde ellerini yukarıya kaldırır
Kıyam:
5) Tekbirden sonra eller bağlanır Ayakta iken secde edilecek yere bakılır
6) Ayakta sırasıyla:
a) Sübhaneke,
b) Eûzü-besmele,
c) Fatiha sûresi,
d) Kur'andan başka bir sûre daha okunur
Erkekler, sağ elin avucu, sol elin üzerinde ve sağ elin baş ve küçük parmakları sol elin bileğini kavramış olarak ellerini göbek altında bağlarlarKadınlar, sağ el sol elin üzerinde olacak şekilde ellerini göğüs üstüne koyarlar Erkeklerde olduğu gibi sağ elin parmakları ile sol elin bileğini kavramazlar
Rükû:
7) "Allahü Ekber" diyerek rükûa varılır ve burada üç defa "Sübhâne Rabbiye'l-azıym" denilir Rükû'da iken ayakların üzerine bakılır
Erkekler, rükûda, parmakları açık olarak elleri ile dizlerini tutup sırtını dümdüz yaparlar Dizlerini ve dirseklerini dik tutarlarKadınlar, rükûda, sırtlarını biraz meyilli tutarak erkeklerden daha az eğilirler Ellerini (parmaklarını açmayarak) dizleri üzerine koyarlar ve dizlerini biraz bükük bulundururlar
Rükûdan kalkış:
8) "Semiallâhü limen hamideh" diyerek rükûdan kalkılır ve ayakta "Rabbenâ leke'l-hamd" denilir

Erkeklerin, rükûdan kalkıp doğrulması

Kadınların, rükûdan kalkıp doğrulması
Secde:
9) "Allahü Ekber" diyerek secdeye varılır Secdeye inerken önce dizler, sonra eller, daha sonra da alın ve burun yere konur Secdede baş iki elin arasında ve hizasında bulunur Secdede iken ayaklar kaldırılmaz Secdede burun kenarlarına bakılır Burada üç kere "Sübhâne Rabbiye'l-â'lâ" denilir
Erkekler, secdede dirseklerini yanlarından uzak, kollarını yerden kalkık bulundururlar
Ayaklar, parmaklar üzerinde dik tutulur ve parmak uçları kıbleye gelecek şekilde yere konur
Kadınlar, secdede kollarını yanlarına bitişik halde bulundururlar
Ayaklar, parmaklar üzerine dik tutulur ve parmak uçları kıbleye gelecek şekilde yere konur
İki secde arası oturuş:
10) "Allahü Ekber" diyerek başını secdeden kaldırıp diz üstü oturulur Otururken, parmaklar dizlerin hizasına gelecek şekilde eller uylukların üzerine konur ve kucağa bakılır Burada "Sübhânellah" diyecek kadar kısa bir an oturulur
Erkekler,sol ayağını yere yayarak onun üzerine oturur, sağ ayak parmakları kıbleye yönelmiş durumda dik tutulurKadınlar, ayaklarını yatık olarak sağ tarafına çıkarır ve öylece otururlar 11) "Allahü Ekber" diyerek ikinci defa secdeye varılır ve üç kere "Sübhâne Rabbiye'l-â'lâ" denilir
12) "Allahü Ekber" diyerek secdeden ayağa (ikinci rek'ata) kalkılır ve eller bağlanır(Resim : 3-4)
(Resim : 3)(Resim : 4) Secdeden kalkarken: Önce baş, sonra eller, daha sonra eller dizler üzerine konularak, dizler yerden kaldırılır
İftitah tekbirinden itibaren buraya kadar yapılanlara "bir rek'at" denir
İkinci Rek'at:
1) Ayakta sırasıyla;
a) Besmele,
b) Fatiha sûresi,
c) Kur'andan başka bir sûre daha okunur

2) Birinci rek'atte olduğu gibi "Allahü Ekber" diyerek rükûa varılır ve üç kere "Sübhâne Rabbiye'l-azıym" denilir(Resim : 5-6)
(Resim : 5)(Resim : 6) 3) "Semiallâhü limen hamideh" diyerek ayağa kalkılır ve ayakta "Rabbenâ leke'l-hamd" denilir(Resim : 7-8)
(Resim : 7)(Resim : 8) 4) "Allahü Ekber" diyerek secdeye varılır Burada üç kere "Sübhâne Rabbiye'l-â'lâ" denilir(Resim : 9-10)(Resim :9)(Resim :10) 5) "Allahü Ekber" diyerek secdeden kalkılıp dizler üzerine oturulur Burada "Sübhânellah" diyecek kadar kısa bir an oturulur(Resim : 11-12)(Resim :11)(Resim :12) 6) Sonra "Allahü Ekber" diyerek ikinci defa secdeye varılır ve üç kere "Sübhâne Rabbiye'l-â'lâ" denilir
Ka'de-i ahire (Namazın sonunda oturuş):
7) "Allahü Ekber" diyerek secdeden kalkıp oturulur
Otururken, el parmakları dizlerin hizasına gelecek şekilde eller uylukların üzerine konur ve kucağa bakılır
8) Oturuşta sırasıyla;
a) Ettehiyyatü,
b) Allahümme salli,
c) Allahümme bârik,
d) Rabbenâ âtina duaları okunur (Resim : 13)
Erkekler, sol ayağını yere yayarak onun üzerine oturur, sağ ayak parmakları kıbleye yönelmiş durumda dik tutulur(Resim : 13-14) Kadınlar, ayaklarını yatık olarak sağ tarafa çıkarır ve öylece otururlar
Sağ tarafa selâm verilişi:
9) Önce başını sağa çevirerek "Esselâmü aleyküm ve rahmetûllâh" denir Selâm verirken omuzlara bakılır

Erkeklerin, sağ tarafa selâm verişi

Kadınların, sağ tarafa selâm verişi
Sol tarafa selâm verilişi:
10) Sonra başını sola çevirerek, "Esselâmü aleyküm ve rahmetûllâh" denilir Böylece iki rek'at namaz tamamlanmış olur

Erkeklerin, sol tarafa selâm verişi

Kadınların, sol tarafa selâm verişi
DUA
Dua ederken, eller göğüs hizasına kaldırılır Eller göğe doğru açılarak avuçların içi yüze doğru biraz meyilli tutulur ve iki elin arası açık bulundurulur

Dua eden bir erkek çocuğu

Dua eden bir kız çocugu

NAMAZLARDA OKUNAN DUALAR
Önemli Açıklama:
Kur'an okumasını bilmeyenlere ezberlemede kolaylık olsun diye sûre ve duaların okunuşları Türk harfleri ile de yazılmıştır.
Ancak, Kur'an alfabesindeki bazı harflerin Türk alfabesinde karşılıkları olmadığından sûre ve duaların yeni harflerle doğru olarak öğrenilmesi mümkün değildir. Bu sebeple sûre ve duaları, iyi bilen bir öğreticinin ağzından dinleyerek yanlışsız öğrenmek gerekir.
Namazın farzlarından biri de Kur'an okumaktır. Manası bozulacak şekilde Kur'an'ın yanlış okunması halinde namazın bozulacağı düşünülürse, namaz surelerini doğru ezberlemenin önemi daha iyi anlaşılır.
Sübhâneke:
Namazlarda ayakta iken okunur.
Okunduğu yerler:
1) Her namazın ilk rek'atinde iftitah tekbirinden sonra,
2) İkindi namazının sünnetinde üçüncü rek'ate kalkınca fatihadan önce,
3) Yatsı namazının ilk sünnetinde üçüncü rek'ate kalkınca fatihadan önce,
4) Teravih namazı dört rek'atte bir selâm verilerek kılınıyorsa üçüncü rek'ate kalkıldığı zaman fatihadan önce.
5) Cenaze namazında birinci tekbirden sonra.

Okunuşu: Sübhânekellâhümme ve bi hamdik ve tebârakesmük ve teâlâ ceddük (ve celle senâük) ve lâ ilâhe ğayrük.
Anlamı: Allahım! Sen eksik sıfatlardan pak ve uzaksın. Seni daima böyle tenzih eder ve överim. Senin adın mübarektir. Varlığın her şeyden üstündür. Senden başka tanrı yoktur.
NOT: Parantez içindeki "Ve celle senâük" cümlesi cenaze namazında okunur.
Ettehiyyâtü:
Okunduğu Yerler:
Namazların her oturuşunda okunur.

Okunuşu: Ettehiyyâtü lillâhi vessalevâtü vettayyibât. Esselâmü aleyke eyyühen-Nebiyyü ve rahmetüllahi ve berakâtüh. Esselâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhis-Sâlihîn. Eşhedü en lâ ilâhe illellâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Rasülüh.
Anlamı: Dil ile, beden ve mal ile yapılan bütün ibadetler Allah'a dır. Ey Peygamber! Allah'ın selâmı, rahmet ve bereketleri senin üzerine olsun. Selâm bizim üzerimize ve Allah'ın bütün iyi kulları üzerine olsun. Şahitlik ederim ki, Allah'tan başka tanrı yoktur. Yine şahitlik ederim ki, Muhammed, O'nun kulu ve Peygamberidir.
Allâhümme Salli ve Allâhümme Barik:
Okundukları Yerler:
1) Bütün namazların son oturuşlarında Ettehiyyatü'den sonra,
2) İkindi namazının sünneti ile Yatsının ilk sünnetinin birinci oturuşunda Ettehiyyatü'den sonra,
3) Dört rekatta bir selâm verilerek kılınan Teravih namazının ikinci rek'atının sonundaki oturuşta "Ettehiyyatü"den sonra,
4) Cenaze namazında ikinci tekbirden sonra.

Okunuşu: Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrahime ve alâ âli İbrahim. İnneke hamidün mecîd.
Anlamı: Allahım! Muhammed'e ve Muhammed'in ümmetine rahmet eyle; şerefini yücelt. İbrahim'e ve İbrahim'in ümmetine rahmet ettiğin gibi. Şüphesiz övülmeye lâyık yalnız sensin, şan ve şeref sahibi de sensin.

Okunuşu: Allâhümme barik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrahîme ve alâ âli İbrahîm. İnneke hamidün mecîd.
Anlamı: Allahım! Muhammed'e ve Muhammed'in ümmetine hayır ve bereket ver. İbrahim'e ve İbrahim'in ümmetine verdiğin gibi. Şüphesiz övülmeye lâyık yalnız sensin, şan ve şeref sahibi de sensin.
Rabbenâ âtina ve Rabbenâğfirli:
Okundukları Yerler:
1) Namazlardaki oturuşlarda Allahümme salli ve Allahümme barikten sonra,
2) Kunut duasını bilmeyen vitir namazında onun yerine "Rabbenâ âtina" ayetini okuyabilir.
3) Cenaze namazında üçüncü tekbirden sonra okunacak duaları bilmeyen bunların yerine yine "Rabbenâ âtina" ayetini dua niyetiyle okuyabilir.

Okunuşu: Rabbenâ âtinâ fid'dünyâ haseneten ve fil'âhirati haseneten ve kınâ azâbennâr. Birahmetike yâ Erhamerrahimîn.
Anlamı: Allahım! Bize dünyada iyilik ve güzellik, ahirette de iyilik, güzellik ver. Bizi ateş azabından koru.

Okunuşu: Rabbenâğfirlî ve li-vâlideyye ve lil-Mü'minine yevme yekûmü'l-hisâb.
Anlamı: Ey bizim Rabbimiz! Beni, anamı ve babamı ve bütün mü'minleri hesap gününde (herkesin sorguya çekileceği günde) bağışla.
Kunut Duaları:
Vitir namazının üçüncü rek'atinde fatiha ve sûre okunduktan sonra eller yukarı kaldırılıp tekbir alınır ve eller tekrar bağlanınca kunut duaları okunur.

Okunuşu: Allâhümme innâ nesteînüke ve nestağfirüke ve nestehdik. Ve nü'minü bike ve netûbü ileyk. Ve netevekkelü aleyke ve nüsni aleykel-hayra küllehü neşkürüke ve lâ nekfürüke ve nahleu ve netrükü men yefcürük.
Allâhümme iyyâke na'büdü ve leke nüsalli ve nescüdü ve ileyke nes'a ve nahfidü nercû rahmeteke ve nahşâ azâbeke inne azâbeke bilküffâri mülhık.
Anlamı: Allahım! Senden yardım isteriz, günahlarımızı bağışlamanı isteriz, razı olduğun şeylere hidayet etmeni isteriz. Sana inanırız, sana tevbe ederiz. Sana güveniriz. Bize verdiğin bütün nimetleri bilerek seni hayır ile öğeriz. Sana şükrederiz. Hiçbir nimetini inkâr etmez ve onları başkasından bilmeyiz. Nimetlerini inkâr eden ve sana karşı geleni bırakırız.
Allahım! Biz yalnız sana kulluk ederiz. Namazı yalnız senin için kılarız, ancak sana secde ederiz. Yalnız sana koşar ve sana yaklaştıracak şeyleri kazanmaya çalışırız. İbadetlerini sevinçle yaparız. Rahmetinin devamını ve çoğalmasını dileriz. Azabından korkarız, şüphesiz senin azabın kâfirlere ve inançsızlara ulaşır.
NAMAZLARDA OKUNAN BAZI SÛRELER
Önemli Açıklama:
Kur'an okumasını bilmeyenlere ezberlemede kolaylık olsun diye sûre ve duaların okunuşları Türk harfleri ile de yazılmıştır.
Ancak, Kur'an alfabesindeki bazı harflerin Türk alfabesinde karşılıkları olmadığından sûre ve duaların yeni harflerle doğru olarak öğrenilmesi mümkün değildir. Bu sebeple sûre ve duaları, iyi bilen bir öğreticinin ağzından dinleyerek yanlışsız öğrenmek gerekir.
Namazın farzlarından biri de Kur'an okumaktır. Manası bozulacak şekilde Kur'an'ın yanlış okunması halinde namazın bozulacağı düşünülürse, namaz surelerini doğru ezberlemenin önemi daha iyi anlaşılır.
Fatiha Sûresi:
Namazda ayakta iken okunur.

Okunuşu: Elhamdü lillâhi rabbil'alemin. Errahmânir'rahim. Mâliki yevmiddin. İyyâke na'budü ve iyyâke neste'în, İhdinessırâtel müstakîm. Sırâtallezîne en'amte aleyhim ğayrilmağdûbi aleyhim ve leddâllîn.
Anlamı: Hamd, âlemlerin Rabbi, merhametli olan, merhamet eden ve Din Günü'nün sahibi olan Allah'a mahsustur.
(Allahım!) Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi doğru yola, nimete erdirdiğin kimselerin, gazaba uğramayanların, sapmayanların yoluna eriştir.
Fil Sûresi:
Bu ve bundan sonra gelen sûreler, namazlarda ayakta iken ve fatihadan sonra okunur.

Okunuşu: Elem tera keyfe fe'ale rabbüke biashâbilfîl. Elem yec'al keydehüm fî tadlîl. Ve ersele aleyhim tayran ebâbîl. Termîhim bihicâratin min siccîl. Fece'alehüm ke'asfin me'kûl.
Anlamı: (Ey Muhammed! Kâbe'yi yıkmaya gelen) Fil sahiplerine Rabbinin ne ettiğini görmedin mi? Onların düzenlerini boşa çıkarmadı mı? Onların üzerine, sert taşlar atan sürülerle kuşlar gönderdi. Sonunda onları, yenilmiş ekin gibi yaptı.
Kurayş Sûresi:

Okunuşu: Li'î lâfi Kurayş'in. Îlâfihim rihleteşşitâi vessayf. Felya'büdû rabbe hâzelbeyt. Ellezî et'amehüm min cû'in ve âmenehüm min havf.
Anlamı: Kureyş kabilesinin yaz ve kış yolculuklarında uzlaşması ve anlaşması sağlanmıştır. Öyleyse kendilerini açken doyuran ve korku içindeyken güven veren bu Kâbe'nin Rabbine kulluk etsinler.
Mâun Sûresi:

Okunuşu: Era'eytellezî yükezzibü biddîn. Fezâlikellezî, yedu'ulyetîm. Ve lâ yehüddü alâ ta'âmilmiskîn. Feveylün lilmüsallîn. Ellezîne hüm an salâtihim sâhûn. Ellezîne hüm yürâûne. Ve yemne'ûnelmâ'ûn.baktabul
Anlamı: (Ey Muhammed!) Dini yalan sayanı gördün mü? Öksüzü kakıştıran, yoksulu doyurmaya yanaşmayan kimse işte odur. Vay o namaz kılanların haline ki: Onlar kıldıkları namazdan gâfildirler. Onlar gösteriş yaparlar. Onlar basit şeyleri (ödünç) dahi vermezler.
Kevser Sûresi:

Okunuşu: İnnâ a'taynâkelkevser. Fesalli lirabbike venhar. İnne şânieke hüvel'ebter.
Anlamı: (Ey Muhammed!) Doğrusu sana pek çok nimet vermişizdir. Öyleyse Rabbin için namaz kıl, kurban kes. Doğrusu adı, sanı ortadan kalkacak olan, sana kin tutan kimsedir.
Kâfirûn Sûresi:

Okunuşu: Kul yâ eyyühel kâfirûn. Lâ a'büdü mâ ta'büdûn. Ve lâ entüm âbidûne mâ a'büd. Ve lâ ene âbidün mâ abedtüm. Ve lâ entüm âbidûne mâ a'büd. Leküm dînüküm veliye dîn.
Anlamı: (Ey Muhammed!) De ki: Ey inkârcılar! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Benim taptığıma da sizler tapmazsınız. Ben de sizin taptığınıza tapacak değilim. Benim taptığıma da sizler tapmıyorsunuz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır.
Nasr Sûresi:

Okunuşu: İzâ câe nasrullahi velfeth. Ve raeytennâse yedhulûne fî dinillâhi efvâcâ. Fesebbih bihamdi rabbike vestağfirh. İnnehû kâne tevvâbâ.
Anlamı: (Ey Muhammed!) Allah'ın yardımı ve zafer günü gelip, insanların Allah'ın dinine akın akın girdiklerini görünce, Rabbini överek tesbih et; O'ndan bağışlama dile, çünkü O, tevbeleri dâima kabul edendir.

Tebbet Sûresi:

Okunuşu: Tebbet yedâ ebî lehebin ve tebb Mâ eğnâ anhü mâlühû ve mâ keseb Seyeslâ nâren zâte leheb Vemraetühû hammâletelhatab Fî cî dihâ hablün min mesed
Anlamı: Ebû Leheb'in elleri kurusun; kurudu da! Malı ve kazandığı kendisine fayda vermedi Alevli ateşe yaslanacaktır Karısı da, boynunda bir ip olduğu halde ona odun taşıyacaktır
İhlas Sûresi:

Okunuşu: Kul hüvellâhü ehad Allâhüssamed Lem yelid ve lem yûled Ve lem yekün lehû küfüven ehad
Anlamı: (Ey Muhammed!) De ki: O Allah bir tektir Allah her şeyden müstağni ve her şey O'na muhtaçtır O doğurmamış ve doğmamıştır Hiç bir şey O'na denk değildir
Felak Sûresi:

Okunuşu: Kul e'ûzü birabbilfelak Min şerri mâ halak Ve min şerri ğasikın izâ vekab Ve min şerrinneffâsâti fil'ukad Ve min şerri hâsidin izâ hased
Anlamı: (Ey Muhammed!) De ki: Yaratıkların şerrinden, bastırdığı zaman karanlığın şerrinden, düğümlere nefes eden büyücülerin şerrinden, hased ettiği zaman hasedçinin şerrinden, tan yerini ağartan Rabbe sığınırım
Nâs Sûresi:

Okunuşu: Kul e'ûzü birabbinnâsi Melikinnâsi İlâhinnâs Min şerrilvesvâsilhannâs Ellezî yüvesvisü fî sudûrinnâsi Minelcinneti vennâs
Anlamı: (Ey Muhammed!) De ki: İnsanlardan ve cinlerden ve insanların gönüllerine vesvese veren o sinsi vesvesecinin şerrinden, insanların Tanrısı, insanların hükümranı ve insanların Rabbi olan Allah'a sığınırım


Namaz sonrası yapılan tesbihat (tesbih çekmek)
Namazı bitirdikten sonraki tesbihat şöyle yapılır;
"Allahumme entesselamu ve minkesselam, tebarekte ya zel celali vel ikram" denilir

"Alâ Rasulina salavat" Anlamı:

"Peygamberimiz üzerine salavat" (getirin) anlamında söylenir

"Subhanallahi vel hamdu lillahi ve la ilahe illellahu vallahu ekber Ve la havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim" Anlamı:

"Allahı bütün noksan sıfatlardan tanzih eder, kemal sıfatlarla muttasıf olduğunu kabul ederim Bütün hamd ve şükürler Allah'adır Allah'tan başka hiç bir ilah yoktur İhtiyaçları gideren ve zararları yok eden yalnız yüce ve güçlü olan Allah'tır"

Ayet el Kürsi okunur

Allahü lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm Lâ te'huzühû sinetün ve lâ nevm Lehû mâ fis-semâvâti vemâ fil erd Menzellezî yeşfeu indehû illâ biiznihi ya'lemü mâ beyne eydîhim vemâ halfehüm velâ yühîtûne bişey'in min ilmihî illâ bimâ şâe vesia kürsiyyühüssemâvâti vel erd Velâ yeûdühü hıfzuhumâ ve hüvel aliyyül azîm

Anlamı: "Allah, O'ndan başka ilah yoktur; O, hayydir, kayyumdur Kendisine ne uyku gelir ne de uyuklama Göklerde ve yerdekilerin hepsi o'nundur İzni olmadan O'nun katında kim şefaat edebilir? O, kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını bilir (O'na hiçbir şey gizli kalmaz) O'nun bildirdiklerinin dışında insanlar O'nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler O'nun kürsüsü gökleri ve yeri içine alır, onları koruyup gözetmek kendisine zor gelmez O, yücedir, büyüktür"

"Ve hüvel aliyyül aziymizül celali subhanellah" 33 defa Sübhanalah:
Allah noksanlardan uzaktır, kemal sıfatlarla muttasıf (sıfatlanmış) tır

"Subhanel bagiy daime nil hamdülillah" 33 defa Elhamdülillah: Hamd (şükür) Allah'adır

"Rabbil alemiyne teala şanuhu allahu ekber" 33 defa Allahu ekber: Allah en büyüktür

"Lâ ilâhe illâllahü vahdehû lâ şerike leh Lehü`l-mülkü ve lehü`l-hamdü ve hüve alâ külli şey`in kadîr"

"Allah Teala'dan başka ilah yoktur, tek ilah sadece odur, ortağı da yoktur Bütün mülk ona aittir Bütün hamdü senalar onadır Her şeye kadirdir"
"Allahümmehşürna fi zümretis salihin" Anlamı: Bizi mahşerde salihler topluluğu ile yargıla
Burada dua edilir
"El Fatiha" denilir ve Fatiha suresi okunur Böylece tesbihat sonra erer

"Gece yarısında semânın kapıları açılır ve bir münâdî şöyle seslenir: "Hiç duâ eden var mı, icâbet olunsun, bir şey isteyen var mı verilsin, bir sıkıntıda olan var mı kurtarılsın. Her hangi bir duâ ile duâ eden hiç bir müslüman yoktur ki Allah Teâlâ ona icabet etmiş olmasın. Ancak şehveti için koşan zinâkâr kadınla ayyaş ve işret ehli müstesna. "

"Gecede bir saat vardır. Müslüman bir kulun dünyâ ve âhiret işinden istediği her hangi bir hayır varsa ve duâsı o saate gelirse muhakkak Allah ona dileğini verir. Bu her geçe vardır. "


AYETEL KURSI EVDEN CIKARKEN OKUNURSAResulullah (s.a.v.) Efendimiz buyuruyorlar: "Her kim, evinden ...AYETEL KURSI EVDEN CIKARKEN OKUNURSA

Resulullah (s.a.v.) Efendimiz buyuruyorlar: "Her kim, evinden c?karken Ayet'el-Kursi'yi okursa, evine var?ncaya kadar Allah (c.c.)'?n taht-? himayesindedir. Ayet'el-Kursi okunan eve otuz gun seytanlar giremez. K?rk gun sihirbaz erkek ve kad?nlar giremezler."

"Ya Ali, Ayet'el-Kursi'yi cocuklar?na, zevcelerine, komsular?na ogret. Bundan daha buyuk bir ayet nazil olmad?. Bir kimse yatacag? vakit Ayet'el-Kursi'yi okursa, Allah (c.c.) kendi nefsini, komsusunu, komsusunun komsusunu, evinin etraf?nda bulunan evleri her turlu fenal?ktan emin k?lar. Sozlerin efendisi Kur'an'd?r. Kur'an'?n efendisi Sure-i Bakara'd?r. Sure-i Bakara'n?n efendisi Ayet'el-Kursi'dir."

"Bir mu'min evinden c?kacag?nda, yahut dusmanlar?ndan korktugunda veyahut y?rt?c? hayvanlardan korktugunda Ayet'el-Kursi'yi okursa, Allah Teala o kimseye yetmis bin melaike gonderir. Onun icin istigfar ederler ve korktugu seyden emin k?lar, muhafaza ederler."
"Her kim evinden d?sar?ya c?kt?g?nda Ayet'el-Kursi'yi okursa, Cenab? Hakk o kimse icin yetmis bin melaike vazifelendirir, onun icin istigfar ederler. Evine donerken Ayet'el-Kursi'yi okursa Cenab? Ecelli ve Ala o kulundan fakirligi kald?r?r."

Resulullah (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri'nin ogrettigi dualar okunmazsa insan?n iman?n? al?rlar."

AYETEL KURSI NAMAZDAN SONRA OKUNURSA

"Her kim farz namazlar?ndan sonra Ayet'el-Kursi'yi okursa, diger namaza kadar Cenab-? Ecelli ve Ala'n?n taht-? himayesindedir."

"Her kim farz namazlar?ndan sonra Ayet'el-Kursi'yi okursa, olum olmasayd?, dogrudan dogruya Cennete giderdi." buyurmuslard?r.
Ebu Umame (r.a.)'den rivayet edildigine gore Resulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki:

"Bir mu'min, bes vakit namaz?n arkas?ndan Ayet'el-Kursi'yi okursa, Cenab-? Hak harp meydan?nda sehit olan nebilerinin can?n? ald?g? gibi, bu mu'minin can?n? da kendi yed-i kudretiyle alacakt?r."

* Eger bir kimse, Ayet'el-Kursi'yi sabah ve aksam okumaya devam ederse k?yamet gunu melaikeler: "Ya Rabbi, bu kulun olmedi, biz bunu dunyada gormedik" diyeceklerdir.

* Allah Resulu (s.a.v.) soyle buyuruyor: "Yatag?n?za yatt?g?n?z zaman Kursi ayetini
okuyunuz. Zira orada kald?g?n?z muddetce koruyucunuz bizzat Allahu Teala'd?r. Sabaha kadar o yatag?n cevresine seytan yaklasamaz.

AYETEL KURSI ISM-I AZAM OLDUGUNA DAIR

Hazreti Ali'den rivayet edilmistir: "Bedir savas?nda Resulullah (s.a.v)'m yan?na gittim. Bakt?m ki, secdeye varm?s: "Ya Hayyu, ya Kayyum" diye devaml? bu esmalar? zikrediyordu. Baska bir sey ilave etmiyordu. Boylece yan?ndan ayr?ld?m. Kafirlerle savasa gittim. Bir sure sonra Resulullah (s.a.v.)'?n yan?na dondum. Yine ayn? zikre devam ediyordu. Savas esnas?nda devaml? Resulullah'?n yan?na gidip geldim. Savas bitene kadar bu zikre devam ettigini gordum. Allah (c.c.) onun bu zikri sayesinde zaferi bize muyesser k?ld?." Ibn-i Abbas (r.a.)'dan:

* Allah (c.c.)'?n en buyuk isimleri, (Ya Hayyu, ya Kayyum/dur.
Bedir savas?nda Resulullah (s.a. v.) Efendimiz'in savas bitinceye kadar devaml? olarak, Cenab? Ecelli ve Ala'n?n bu ism-i alileri ile zikretmesi, bu isimlerin buyuklugunu te'yid etmistir. "Eger Cenab? Ecelli ve Ala'n?n bunlardan daha buyuk ism-i alisi olsayd?, savas an?nda onlarla zikrederdi." buyurmuslard?r.

* Allahu Teala s?k?nt? an?nda Ayet el-Kursi'yi okuyan?n yard?m?na kosar. Gece yar?s? k?bleye kars? (170) defa okuyan kimsenin Allahu Teala dilek ve hacetlerini gerceklestirir.semavati vel ard? ya zel celali vel ikram." ve ( ya Rabbi, bu ayeti kerime ve icindeki esma-i ilahinin hurmetine bu zalimin dilini bagla, agz?n? kilitle, hakk?mda iyilikten baska bir sey konusmas?n) der de zalimin yan?na girerse, Cenab-? Ecelli ve Ala o zalimi dilsiz k?lar. Allah (c.c.)'?n izni ile ondan zarar gelmez.

Kalp agr?s?nda, nefes tutulmas?nda, ciger ve kar?n agr?lar?nda Ayet'el-Kursi'yi, temiz bir tabaga uc defa yazar, temiz su ile yaz?y? imha eder de icecegi vakit hangi dert icin iciyorsa, mesela kar?n agr?s?ndan emin olmak icin sifa niyeti ile iciyorum der icerse, Cenab-? Ecelli Ala, Ayet'el-

Kursi hurmetine o kimseyi o dertten sifaya kavusturur.
Bir kimse Cuma gunu ikindiden sonra Ayet'el-Kursi'yi ?ss?z bir yerde (17) defa okursa, daha evvel kendinde bulunmayan haller meydana gelir. O anda dua etse, duas? kabul olunur.

AYETEL KURSI NAMAZDAN EVVEL OKUNURSA

Ayet'el-Kursi namazdan evvel okunursa, huzurla k?l?n?r. Seytan vesvese veremez. Ve yaklasamaz. Ayet'el-Kursi'yi okuyan?, Allah (c.c.) cumle kaza ve belalardan, tehlikelerden, seytan?n serrinden muhafaza eder. Seytan?n yetmis turlu tuzag? vard?r.

AYETEL KURSI'NIN ESRARI VE HIKMETI

Hazreti Ali (r.a.)'den rivayet olunmustur. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyuruyor ki:
"Allah (c.c), Kursi'yi inciden yaratm?st?r. Buyuklugunu Cenab-? Ecelli Ala'dan baska kimse idrak edemez."
Diger hadis-i serifte:
"Yedi kat sema ve yedi kat yerler Kursi'nin yan?nda, sahra ortas?nda bir halka mesabesindedir."
Ibni Mace'nin rivayetine gore:
"Gunesin nuru, Kursi'nin nurunun yetmis cuz'unden bir cuzdur. Kursi'nin nuru ise Ars'?n nurunun yetmis cuz'unden bir cuzdur. Hamele-i Ars (Ars'? yuklenen melekler) ile Hamele-i Kursi (Kursi'yi yuklenen melekler) aras?nda yuz k?rk tane hicab vard?r. Bunlar?n yetmisi nurdan, yetmisi karanl?ktand?r. Her hicab?n aras?, besyuz senelik mesafedir. Eger Ars-? A'zam'la Kursi'nin aras?ndaki hicablar olmasayd?, Kursi'deki melekler Ars'?n nurundan yanarlard?." buyurmuslard?r.

Yedi kat sema ve yedi kat yerler, Ars'?n yan?nda kaybolur. La tesbih Ars-? A'zam, Cenab-? Ecelli Ala'n?n saray? gibidir. Emri oradan verir. Emr-i Ilahi Kursi'nin uzerine indigi an, mermer uzerine dusen ag?r alt?n zincirin ses c?kard?g? gibi ses c?kar?r. Kursi'deki melekler, Cenab-? Ecelli Ala'n?n bu emrinin azametinden, ve bu sesin siddetinden bay?l?rlar. Ay?ld?klar?nda Ars'taki meleklere sorarlar:

"Rabbimiz ne emir buyurdu? "
Onlar cevaben:
"Hakk? ve dogruyu emir buyurdu." derler.
Cenab-? Ecelli Ala'n?n emr-i ilahisi oradan Sidre-i Munteha'ya, buradan yedinci kat semaya gelir. Boylelikle Cenab-? Ecelli Ala'n?n emr-i ilahisi butun semalardan gecerek dunyaya iner.
* Evliyalar?n buyuklerinden olan Imam-? Sarani (k.s.), emr-i ilahinin bu sekilde nuzul etmesinin sebeb-i hikmetini soyle anlat?r:
"Eger Cenab-? Ecelli Ala'n?n emr-i ilahisi, semalara ugramadan vas?tas?z olarak dunyaya ve insanlara gelseydi, hitab-? ilahinin azametinin siddetinden hepsi erirdi..."
* Muhyiddin Arabi (k.s.) buyuruyorlar ki: "Allah (c.c.)'?n emr-i ilahisi bes yerden iner:
1.) Kalem-i A 'la: Buradan farzlar iner.
2.) Levh-i Mahfuz: Buradan menduplar iner.
3.) Ars: Buradan haramlar iner.
4.) Kursi: Buradan mekruhlar iner.
5.) Sidretu'l-Munteha. Buradan Cenab-? Ecelli Ala'n?n helal ve mubah gibi emirleri iner... "

AYETEL KURSI'NIN FAZILETI

Allah Resulu buyurdu:
"Bir Ayet'el-Kursi'yi okumak, bin ayet okumaya bedeldir."

Resulullah (s.a.v.) Efendimiz, Ka'b (r.a.)'a:
"Ya Eba Munzirl Kur'an-? Kerim'in ayetleri icinde hangisi daha buyuktur? " buyurduklar?nda, "Allah (c.c.) ve Resulu daha iyi bilir." dedi.
Resulullah (s.a.v.) bir daha sorduklar?nda, Allahu la ilahe illa huvel hayyul kayyum'u okudu. Bunun uzerine Resulullah (s.a.v), mubarek ellerini Ka'b (r.a.)'?n gogsune koydular."Bu ilim, sana afiyet olsun..." buyurdular.

Yine bir hadis-i serifte:
"Bir mu'min Ayet'el-Kursi'yi okursa, Cenab-? Ecelli ve Ala, ervah-? mu'mininin kabirlerini nurland?r?r, genisletir. Okuyana da buyuk ecirler verilir. Her harfi icin bir melek yarat?l?r. Okuyan kimse icin k?yamete kadar istigfar ederler..." buyurmuslard?r.
Resulullah (s.a.v) Efendimiz:

"Muhakkak Ayet'el-Kursi'nin lisan? vard?r. Birmu'min Ayet'el-Kursi'yi okudugunda o, Ars-? Ala'n?n alt?nda secdeye kapan?r. Kendisini okuyan?n Rabbul alemin'den affolunmas?n? ister..." buyurmuslard?r. Bir hadis-i serifte:

"Ayet'el-Kursi'de yedi kale kuvveti vard?r... " buyurmuslard?r.
Samimi bir niyet ile bir kere Ayet'el-Kursi okunursa, ic ice yedi tane kale icine girmis gibi manevi kuvvet kazan?lacag? Resulullah (s.a.v.) Efendimiz'in bu hadisi seriflerinden anlas?lm?st?r. Daha fazla okuyan?n durumunu buna gore k?yas etmelidir. Bu ayeti kerimenin hikmet azamet ve esrar?ndan dolay?d?r ki, Cenab? Fahri Alem (s.a.v.)'e yetmis bin melaike-i kiramla nazil olmustur.

Resulullah (s.a.v.) Efendimiz buyuruyorlar ki:
"Kur'an'da en buyuk ayet; Ayet'el-Kursi'dir. Bir kimse onu okursa, Allah (c.c.) ona bir melek gonderir. Ertesi gunu okudugu saate kadar o kimsenin hasenat?n? yazar, seyyiat?n? mahveder..."

AYETEL KURSI'YI UZERINDE TASIYAN KIMSE

Eger bir kimse Ayet'el-Kursi'yi yaz?p uzerinde tas?rsa, Allah (c.c.)'?n izni ile turlu afat ve musibetlerden emin olur. Gece gezen seytan ve cinnilerin serrinden muhafaza olunur

AYETEL KURSI'YI YATARKEN OKUMAK

Resulu Ekrem, ashab?na:
"Yatag?na geldigin vakit Ayet'el-Kursi'yi oku. Muhakkak ki Allah Teala sana bir melek muekkel k?lar. Sabaha kadar seni seytan?n serrinden muhafaza eder." buyurmuslard?r.

* Korkulu bir mekanda bulunan veya kotuluk ve zulumlerinden cekindigi kimseler aras?nda olan kisi (21) defa Ayet el-Kursi'yi okursa, Allah (a.c.) onlar?n serrinden, okuyan kulunu muhafaza eder.

Lailahe illallahu vahdehu la seriyke leh, lehul mulku ve lehul hamdu yuhyi ve yumiytu ve huve hayyun la yemutu bi yedihil hayru ve huve ala kulli sey'in kadiyr.

Resulu Ekrem (s.a.v.) buyurdu:
"Kim sokak veya pazara c?kt?g? vakit bu zikri okursa, Allah Teala onun icin bir milyon sevap yazar, bir milyon gunah?n? bag?slar, affeder ve bir milyon derecesini yukseltir." (Cennette de onun icin bir kosk bina edilir.)


VEDA HUTBESİ

"Ey insanlar!

"Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamıyacağım.

"İnsanlar!

"Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecâvüzden korunmuştur

"Ashabım!

"Muhakkak Rabbinize kavuşacaksınız. O'da sizin yaptığınız olayı sorguya çekecektir. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi, burada bulunanlar, bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki, burada bulunan kimse bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur.

"Ashabım!

"Kimin yanında bir emanet varsa, onu hemen sahibine versin. Biliniz ki, faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Allah böyle hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faiz de Abdulmutallib'in oğlu (amcam) Abbas'ın faizidir. Lakin anaparanız size aittir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız.

"Ashabım!"

"Dikkat ediniz, Cahiliyeden kalma bütün adetler kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Cahiliye devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdulmuttalib'in torunu Iyas bin Rabia'nın kan davasıdır.

"Ey insanlar!

"Muhakkak ki, seytan şu toprağınızda kendisine tapınmaktan tamamen ümidini kesmiştir. Fakat siz bunun dışında ufak tefek işlerinizde ona uyarsanız, bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız.

"Ey insanlar!

"Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah'ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah'ın emriyle helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınızı; yatağınızı hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izininiz olmadıkca evlerinize almamalarıdır. Eğer gelmesine müsade etmediğiniz bir kimseyi evinize alırlarsa, Allah, size onları yataklarında yalnız bırakmanıza ve daha olmazsa hafifçe dövüp sakındırmanıza izin vermiştir. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşru örf ve adete göre yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir.

"Ey mü'minler!

"Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukca yolunuzu hiç şasırmazsınız. O emanetler, Allah'ın kitabı Kur-ân-ı Kerim ve Peygamberin (a.s.m) sünnetidir.

"Mü'minler!

"Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslümanın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler. Bir Müslümana kardeşinin kanı da, malı da helal olmaz. Fakat malını gönül hoşluğu ile vermişse başkadır.

"Ey insanlar!

"Cenab-ı Hakk her hak sahibine hakkını vermiştir. Her insanın mirastan hissesini ayırmıştır. Mirascıya vasiyet etmeye lüzüm yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zina eden kimse için mahrumiyet vardır. Babasından başkasına ait soy iddia eden soysuz yahut efendisinden başkasına intisaba kalkan köle, Allah'ın, meleklerinin ve bütün insanların lanetine uğrasın. Cenab-ı Hakk, bu gibi insanların ne tevbelerini, ne de adalet ve şehadetlerini kabul eder.

"Ey insanlar!

"Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem'in çocuklarısınız, Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O'ndan en çok korkanınızdır. Azası kesik siyahî bir köle başınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah'ın kitabı ile idare ederse, onu dinleyiniz ve itaat ediniz. Suçlu kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba, oğlunun suçu üzerine, oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz.

"Dikkat ediniz! Şu dört şeyi kesinlikle yapmayacaksınız:

Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız.

Allah'ın haram ve dokunulmaz kıldığı canı, haksız yere öldürmeyeceksiniz.

Zina etmeyeceksiniz.

Hırsızlık yapmayacaksınız.

"İnsanlar Lâilahe illallah deyinceye kadar onlarla cihad etmek üzere emrolundum. Onlar bunu söyledikleri zaman kanlarını ve mallarını korumuş olurlar. Hesapları ise Allah'a aittir.

"İnsanlar!

"Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?"

Saheb-i Kiram birden şöyle dediler:

"Allah'ın elçiliğini ifa ettiniz, vazifenizi hakkıyla yerine getirdiniz, bize vasiyet ve nasihatta bulundunuz, diye şehadet ederiz!"

Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz (S.A.V.) şehadet parmağını kaldırdı, sonra da cemaatin üzerine çevirip indirdi ve şöyle buyurdu:

"Şahid ol, yâ Rab!Şahid ol, yâ Rab! Şahid ol, yâ Rab!"


HACCIN ZİKİRLERİ  

Bil ki, haccın zikir ve duaları çoktur; bunlar bir sayıya bağlanamazlar. Fakat biz maksadlarına göre önemlilerini göstereceğiz. Hac konusunda­ki zikirler iki kısımdır: Hac yolculuğundaki zikirler ve haccın kendisinde-* ki zikirler. Biz hac yolculuğundaki zikirleri, İnşaallah yolculuklarla ilgili bölümde anlatacağımız için, bunları sonraya bırakıyoruz.

Haccın kendisi ile ilgili zikirlere gelince, biz onları İnşaallah Tealâ hac işlerinin sırasına göre anlatacağız. Çoğunda da, kitabın uzamasından bun­ları inceleyenlerin usanmasından korkarak delilleri ve hadisleri kaldıra­cağım. Çünkü bu bölüm doğrusu çok uzundur. Bundan dolayı İnşaallah Tealâ kısaltmaya koyulacağım.

Bu zikirlerin ilki: İnsan hac için ihrama girmek istediği zaman gusle­der, abdest alır, izar ve ridasını giyer (İki parçadan ibaret dikişsiz alt ve üst elbisesine bürünür.) Daha önce, abdest alanın ve gusl edenin söyleye­ceği zikirleri ve elbise giyerken söyleyeceklerini bildirmiştik. Sonra iki re­kât namaz kılar. Namazın zikirleri de geçmişti. Birinci rekâtta Fatiha’-dan sonra “Kâfirûn” sûresini, ikinci rekâtta “İhlâs” süresini okur. Na­mazı bitirince, dilediği şekilde duâ etmesi müstahabdır. Zaten namaz ar­kasında yapılacak duâ ve zikirler daha önce geçmişti. İhrama girmeyi is­tediği zaman, kalbi ile ihramı niyet eder. Kalb niyetine dili ile söylemeyi eklemek müstahab olur. Şöyle der: Hacca niyet ettim ve Allah Azze ve Celle rızası için ihrama girdim. “Lebbeyk AUâhümme lebbeyke lebbeyke lâ şerîke Seke lebbeyk. İnne’l-hamde venniğmete leke velmülk lâ şerike lek.” diyerek telbiyeyi getirir. Kalb ile niyet vacibdir. Dil ile söylemek ise sünnettir. Yalnız kalb ile niyet etmiş olsa kifayet eder. Yalnız dil ile söy­leyip kalb ile niyet etmemek caiz olmaz.

İmam Ebu’1-Feth Süleym İbnü Eyyûb El-Razî şöyle demiştir: Kalb ile niyeti kasdettikten sonra şöyle demesi güzel olur: Allah’ım! Benim vücu­dum, saçlarım, cildim, etim ve kanım senin rızan için ihrama girdi.

Bundan başkası da yine şöyle söyler demiştir: Allah’ım, ben hacca ni­yet ettim, onu başarmama bana yardım et ve benden onu kabul et. Sonra Telbiye getirmeye başlayıp şöyle söyler:

“Lebbeyk Alîahümme lebbeyk. Lebbeyke lâ şerike leke îebbeyk. İnne’l-hamde vennîğmete leke ve’1-mülk. Lâ şerike lek.”

“Allah’ım Sana itaat ve ibâdete hazırını, emrine boyun eğiyorum. Sa­na ibâdet üzereyim, Senin ortağın yoktur, emrine boyun eğiyorum. Hamd ve nimet gerçekte Senindir, mülk de Sana mahsustur. Senin ortağın yok­tur.” Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Seüem’İn Telbiyesi budur.

Yaptığı Telbiyenin başında: LEBBEYK ALLAHÜMME BİHACCE-TİN, demesi müstahab olur, eğer hac için ihrama girmişse… Eğer umre için ihrama girmişse, LEBBEYK BİUMR’ETİN demesi müstahabdır. Sa­hih ve muhtar olan mezhebe göre, diğer telbiyelerde hacc veya umre anıl­maz

Bil ki, Telbiye sünnettir. Bir kimse onu terk ederse, haccı ve umresi sa­hih olur ve üzerine bir ceza gerekmez; fakat büyük bir fazileti ve Resû­lüllah Sallallahu Aleyh ve Sellem’e uymayı kaçırmış olur, (Şafi’i) mezhe­bimizde ve alimlerin çoğunun mezhebinde sahih olan budur. Bazı alimle­rimiz Telbiyeyi vacib kılmıştır ve haccın sıhhati için de bazıları Telbiyeyi şart koşmuştur. Bize göre doğrusu evvelki sözdür; fakat muhalefetten çık­mak için ve Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Seîlem’e uymak için Telbiye­yi bırakmamak müstahabdır Allah en doğrusunu bilendir.

Başkası adına ihram edince şöyle der: “Hacca niyet ettim ve falan adı­na Allah rızası için ihrama girdim. Lebbeyk an fülamn (an Bekrin) “Al­lah’ım! Filanın yerine da’vetine icabet ediyorum” diyerek, aslen kendisi için yaptığı telbiyeyi sonuna kadar aynen söyler.

Telbiye’den sonra Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e salât getir­mek, kendisi için ve dilediği kimse için dünya ve âhiret işleri ile ilgili duâ etmek, Allah’ın rızâsını ve Cennet’i istemek ve ateşden Allah’a sığınmak müstahabdır. Yine Telbiye’yi çok yapmak müstahab olduğu gibi, her halde: ayakta iken, otururken, yaya yürürken, binici iken, yaslanırken, inerken, dolaşırken, abdestsizken, cünüb iken, hayız iken telbiye yapmak müsta­habdır. Zaman ve yer bakımından durumların yenilenip değişmesi zama­nında da Telbiye getirilir. Gece ve gündüzün değişmesi hallerinde seher vakitlerinde, arkadaşların toplanma zamanında, kalkmak ve oturmak hal­lerinde, çıkış ve inişlerde, vasıtaya binip inmelerde, namazların arkasın­da ve bütün mescidlerde getirmek gibi… Sahih olan Tavaf ve Sa’y halle­rinde Telbiye getirmemektir. Çünkü bunlar için özel zikirler vardır. Ken­dine zorluk vermeyecek şekilde telbiyede sesi yükseltmek de müstahab­dır. Kadın için ses yükseltmek yoktur. Çünkü onun sesinden fitneye düş­mekten korkulur.

Her telbiye getirilişi üç defa veya daha çok yapmak da müstahabdır. Bu telbiyeler arka arkaya yapılır ve arada konuşulmaz ve başka bir iş se­bebiyle kesilmez. Bu telbiye halinde olana selâm vermek mekruhtur; fa­kat verilen selâmı almak gerekir.

Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in yaptığına uyarak hoşuna gi­den bir şey gördüğü zaman şöyle der: “Lebbeyk inneVayşe ayşü’l-ahireti (Lebbeyk! Gerçek yaşayış ahiret yaşayışıdır.)”

Bil ki, Nahir günü (Kurban bayramının birinci günü) Akabe taşlarını atıncaya kadar yahut önceden farz tavafı yapmışsa, tavaf anına kadar tel­biye müstehaptır. Bunlardan birine başladığı zaman ilk anda Telbiye’yi keser ve tekbir getirmeye başlar.

İmam Şafi’i (Allah ona rahmet etsin) şöyle demiştir: Umre yapan kim­se, tavaf için Hacer-i Esved karşısına çıkıncaya kadar telbiye yapar.

Hac için ihramda olan kimse, Mekke’nin (Allah şerefini artırsın) Ha­rem bölgesine girdiği zaman, şöyle demesi müstahab olur:

(“AlIâhümme hazâ haremüke ve emnüke feharrimnî minennâr ve em-minnîmin azâbike yevme tab’asü ibâdeke vec’alnîmin evliyâike ve ehli tâatike.”)

“Allah’ım! Burası Senin (hürmete değer) Harem bölgendir ve Senin gü­ven yerindir. Beni cehennem ateşine haram kıl ve beni kullarını dirilttiğin kıyamet günü azabından koru. Beni velî kullarından ve Sana itaat eden kimselerden yap.” Sonra istediği duayı yapar. Mekke şehrine girdiği ve gözü Kabe’ye bakıp Mescid’e ulaştığı zaman ellerini kaldırıp duâ etmesi müstahabdır. Kabe’yi gördüğü anda müslümanın ettiği duâ makbul ola­cağına dair nakil vardır. Şöyle duâ eder:

(“Allâhümme zid hâzelbeyte teşrîfen ve ta’zîmen ve tekrîmen ve me-hâbeten. Ve zid men şerrefehû ve kerremehû mimnen haccehû ev i’teme-rehû teşrîfen ve tekrîmen ve ta’zîmen ve binen.”)

“Allah’ım! Bu Beyt’e (Kabe’ye) şerefi, ululuğu, fazileti ve heybeti ço­ğalt. Bunu hac yahut umre için ziyaret eden kimselerden buna şeref ve fazilet dileyenlere şeref, fazilet, manevî büyüklük ve iyilik ver.” Yine şöyle söyler:

(Allâhümme ente’s-selâmü ve min kesselâmü hayyinâ rabbenâ bisselâmL)

“Allah’ım, Sen noksanlıklardan beri (uzak) olup selâmet üzeresin. Se­lâmet vermek de Sendendir. Rabbimiz, bizi selâmetle dirilt.” Sonra ahi-ret ve dünya hayırlarından dilediği şeyleri ister. Mescide girdiği zaman, kitabın başında bütün mescidler konusunda yazmış olduklarımızı söyler.

 

 

Tavafın Duaları Ve Zikirleri

 

İlk olarak Hacer-i Esved’in karşısında İstilâm yaptığı (kollarını kaldır­dığı) zaman ve ayrıca Tavafa başladığı zaman şöyle der:

(Bismillâhi vaîîâhu ekber. Allâhümme îmânen bike ve tasdîkan bikitâ-bike ve vefâen biahdike vettibâ’an lisünneti nebiyyjke (S.A.)

“Allah’ın adıyla (tavafa başlarım). Allah herşeyden büyüktür. Allah’­ım Sana îman ederek, kitabını tasdik ederek, Sana verdiğim îman sözüne bağlı kalarak ve Peygamberinin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sünnetine uyarak (tavaf ediyorum.)”

Her tavafta Hacer-i Esved’in hizasına geldikçe bu duayı tekrarlamak müstahabdır. Remel (süratle) yaptığı ilk üç şavtta şöyle der:

(AHâhümme’calhu haccen mebrûren ve zenben mağfûren ve sa ‘yen meş-kûren.)

“Allah’ım! Tavafımı makbul yap, onu günahlarımın mağfiretine se-beb kıl ve tarafından kabul edilmiş bir ibâdet yap.”

Geri kalan diğer dört şavtta da şöyle der:

(Allâhümme’ğfir verham va’fu amma ta’Iem ve ente’l-eâzzü’I-ekrem. Allâhümme rabbenâ âtinâ fiddünyâ haseneten ve fi’l-âhireti haseneten ve kmâ azâbennâr.)

“Ey Allah’ım! Mağfiret buyur, marhamet et, bildiğin günahları afvet. Sen her şeye üstün gelen ikram sahibisin. Ey Rabbimiz olan Allah! Bize dünyada iyilik ver. Ahirette de iyilik ver. Cehennem azabından da bizi koru.”

Allah kendisine rahmet etsin Şafi’i şöyle demiştir: Tavafta söylenen en sevimli duâ: “Allâhümme rabbenâ âtinâ fiddünyâ haseneten…” sonuna kadar söylenen duadır.

Yine demiştir ki, bütün şavtlarda bunu söylemek benim için sevimli­dir. İnsanın tavaf esnasında din ve dünya işlerinden istediği duayı yap­ması da müstahabdır. Bir kişi duâ edip de cemaat amîn derse, güzel olur.

Allah kendisine rahmet etsin, Hasan Basrî’den hikâye edilmiştir: Hac­da onbeş yerde duâ kabul olunur: Tavaf içinde, Mültezem’de, oluk altın­da, Kabe içinde, Zemzem yanında, Safâ’da, Merve’de, Sa’y yolunda, Ma-kâm’ı İbrahim arkasında, Arafat meydanında, Müzdelife’de, Mina’da ve cemrelerin atıldığı üç yerde. Bu yerlerde duâ etmeye gayret göstermeyen mahrumdur.

Şafi’i mezhebinde ve ona bağlı alimlerin çoğunluğuna göre, tavaf es­nasında Kur’an okumak mastahab olur; çünkü tavaf zikir yeridir. Zikir­lerin en faziletlisi de Kur’an okumaktır.

Şafi’i alimlerinin büyüklerinden olan Ebu Abdullah El-Huleymî, tavafta Kur’anın müstahab olmadığını seçmiştir. Fakat sahih olan önceki sözdür. Alimlerimiz demiştir ki, Peygamberden ve ashabdan nakledilmeyen dua­lar yerine Kur’an okumak daha faziletlidir. Sahih olan görüşte ashabdan nakledilen duaları yapmak, Kur’an okumaktan daha faziletlidir. Kur’an okumanın bunlardan daha faziletli olduğunu söyleyen de vardır.

Allah kendisine rahmet etsin, Şeyh Ebû Muhammed El-Cüveyni şöyle demiştir: Hac günlerinde yapılan tavaflarda Kur’an okuyup bir hatim yap­manın sevabı büyük olur. En doğrusunu Allah bilir.

Tavafı tamamlayınca ve iki rekât tavaf namazını kılınca, istenilen dua­nın yapılması müstahabdır. Burada nakledilen dualardan biri şudur:

(Allâhümme ene abdüke vebnü abdike. Eîeytüke bizünûbin kesîretin ve a’mâlin seyyi’etin ve hazâ makâmu’l-âizi bike minennâr. Fağfir lî in-neke ente’l-ğafûru’r-rahîm.)

“Allah’ım, ben Senin kulunum ve kulunun oğluyum. Büyük günah­larla ve kötü işlerle Sana (ibâdete) geldim. Bu yer ateşten Sana sığınanla­rın makamıdır. Beni bağışla. Zira Sen, merhameti geniş, mağfireti bol olan­sın.”

  Mültezemde (Haceru’l-Esved İle Kabe Kapısının Arasında) Duâ

 

Kabe’nin kapısı ile Hacer-i Esved arasındaki yere Mültezem denilir. Az önde orada duanın makbul olduğunu söylemiştik. Ashabdan nakledilen dualardan biri şöyle:

“Allâhümme Lekelhamdü hamden yuvâfî niameke ve yükâfi’û mezî-deke. Ahmedüke bicemî’imehâmidikemâ aîimtü minhâ vemâîem a’Iem alâ cemî’i niamike mâ alimtü minhâ ve mâ îem a’lem. Ve ala külli hâlin. Allâhümme Salli ve Selîim alâ Muhammedin ve alâ âh Muhammedin. Al­lâhümme e’iznî mineşşeytânirracim ve e’izni min külli sû’in ve kanni’nî bimâ rezakteni ve bâriklî fîhi. Allâhümme’calni min ekremi vefdike aley-ke ve elzimnî sebîlel-istikâmeti hattâ elkâke ya Rabbel’aİemîn.”

“Allah’ım senin nimetlerini ödeyecek ve ziyade ettiklerini karşılayacak olan hamd Sana mahsustur. Senin verdiğin nimetlerden bildiğim ve bil­mediğim bütün nimetlere karşılık bildiğim ve bilmediğim bütün övgüle­rinle Sana hamd ederim; her halde de Sana hamd ederim. Allah’ım! Mu-hammed’e ve Muhammed’in âline rahmet et ve selâmet ver. Allah’ım! Senin rahmetinden kovulmuş şeytanın kötülüklerinden beni koru. Her kö­tülükten de beni koru. Bana verdiğin rızıkla beni kanaattendir ve bana o rızıkta bereket ver. Allah’ım! Senin Beytini ziyarete gelenlerin en çok ikrama kavuşanlarından beni yap. Sana kavuşuncaya (ölünceye) kadar beni doğru yol üzerinde bulundur, ey alemlerin Rabbi!…”

Sonra istediği duayı yapar.

 

Hicr (Hatîm) De Duâ Etmek

 

Burası Kabe’den sayılır. Burada duanın makbul olduğunu daha önce söylemiştik. Burada yapıldığı nakledilen dualardan biri şöyle:

(Ya rabbi etey tüke min şukkatin baîdetin müemmîlen ma’rûfen fen-nilnî rnağ’rûfen min ma’rûftike tuğnînî bihî an mâruf i men sivâkeya ma’­rûfen bilma’rûf!…)

“Rabbim! Senin büyüklüğünden rahmet umarak uzak bir yoldan Sa­na (ibâdete) geldim. Büyük rahmetinden beni ihsana kavuştur; öyleki Sen­den başkasının ihsanına beni muhtaç bırakmazsın, ey büyük rahmeti ile bilinen ihsan sahibi Allah!,..”

  Kabe’nin İçinde Duâ Etmek

 

Orada duanın makbul olduğunu daha önce söylemiştik.

501- Üsâme İbni Zeyd’den (Radıyallahu Anhüma) rivayet edildiğine gö­re: “Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Kabe’nin içine girdiği zaman, Kabe kapısının arkasına düşen karşı tarafa doğru yürüyüp yüzünü ve ya­nağını duvar üzerine kor, Allah’a hamd ve sena ederdi. O’ndan ister ve mağfiret dilerdi. Sonra Kabe’nin bütün köşelerine döner, tekbir, tehlil, teşbih getirerek ve yüce olan Aziz Allah’a hamd ederek, dilekte buluna­rak ve mağfiret dileyerek köşeye karşı dururdu. Sonra (Kabe’den) çıkardı.

  Sayin Zikirleri

 

Sa’y esnasında duanın makbul olduğu daha önce geçmişti. Sünnet olan, Safa tümseğinde Kabe’ye dönerek beklemeyi uzatıp tekbir almak ve şöy­le söyleyip duâ etmektir:

(Allâhu ekber, Allâhu ekber, Allâhu ekber ve lilîâhi’1-hamd. AHahu ek-beru ala mâ hedânâ. Ve’1-hamdü IHlâhi aîâ mâ evlâna. Lâ iiâhe illâllahu vahdehû lâ şerike lehu. Lehu’l-mülkü ve tehu’l-hamdü yuhyî ve yumîtü biyedihi’l-hayru ve hüve alâ külli şey’in kadîr. Lâ ilahe illâllahu enceze va’dehû ve nasara abdehû ve hezeme’î-ahzâbe vahdehû lâ ilahe illâllahu ve lâ na’budu illâ iyyâhu muhlisine lehu’ddîne ve lev kerihe ’1-kâfirûn. Al-îâhümmeinneke külte: ud’ûnîestecib ieküm. Veinneke lâ tuhlifu’1-mîâd. Veinnîes’elüke kemâ hedeytenîlil-islâmien lâ tenziahû minnihattâ tete-veffâni ve ene müslim.)

“Allah her şeyden büyüktür. Allah her şeyden büyüktür. Allah her şey­den büyüktür. Hamd Allah’a mahsustur. Bizi hidâyete ileten Allah bü­yüktür. Bize verdiği nimetten ötürü hamd Allah’a mahsustur. Ailah’dan başka hiç bir İlâh yoktur; yalnız O vardır, Onun ortağı yoktur. Bütün mülk Onundur, hamd O’nadır. Diriltir ve öldürür. Hayır O’nun kudret elindedir. O, her şeye kadirdir. Allah’dan başka hiç bir İlâh yoktur. (Di­ni üstün kılacağına dair) sözünü yerine getirdi. (Peygamber) kulunu za­fere ulaştırdı. Allah kendi kudreti ile (İslâmı yok etmek için birleşen) lıi-zibleri perişan etti. Allah’dan başka hiç bir İlâh yoktur. Allah’ın dininde ihlâs sahihleri olarak ancak O’na ibâdet ederiz, kâfirler hoşlannıasalar da… Allah’ım Sen buyurdun: Bana duâ edin sizden kabul edeyim. Mu­hakkak ki Sen verdiğin sözden caymazsın. Şimdi ben Senden istiyorum: Beni nasıl İslama ilettinse, ben müslüman olduğum halde beni Sen öldü-rünceye kadar onu benden ayırma.”

Sonra dünya ve ahiretle ilgili Çayırlı şeyler ister. Bu zikir ve duaları üç kez tekrarlar, telbiye getirmez. Merve tümseğine vardığı zaman, Safâ’da söylediği zikir ve duaları söyler.

İbni Ömer’den (Radıyallahu Anhüma) rivayet edildiğine göre, Safâ’da şöyle duâ ederdi:

(Allâhümme’simnâ bidînike ve tavâiyetike ve tavâiyeti resûlike (Sal-laîlahu Aleyhi ve Selîem). Ve cennibnâ hudûdeke. Allahümme’calnâ nu-hibbuke ve nuhibbu melâiketike ve enbiyâeke ve rusuleke ve nuhibbu ibâdeke’s-sâhhîne. Allahümme habbibnâ ileyke ve ilâ melâiketike ve ilâ en~ biyâike ve rusulike ve ilâ ibâdike’s-sâlihîne. Allahümme yessirnâ lilyüsrâ ve cennibne’lusrâ. Veğfir lenâ fil’âhirati ve’l-ûlâ. Vec’-alnâ eimmeti’l-muttakîn.)

“Allah’ım! Senin dininle, Sana ve Senin Peygamberin Sallallahu Aley­hi ve Sellem’e itaatle bizi koru ve yasaklarından bizi uzaklaştır. Allah’­ım! Bizi, Seni sevenlerden, meleklerini, peygamberlerini ve resullerini se­venlerden ve salih kullarını sevenlerden yap. Allah’ım! Bizi Sana sevdir; meleklerine, peygamberlerine, resullerine ve salih kullarına sevdir, Allah’­ım! Bizi hak olan güzel yola ilet ve bizi kötü yoldan uzaklaştır. Dünya ve ahirette bizi bağışla ve bizi takva sahibi olan kimselerden yap.**

Safa ve Merve arasında gidip gelirken şöyle duâ eder:

“Rabbi’gfir verham ve tecâvez amma ta’lem. İnneke ente’l-eâzzü’l-ekrem. Allahümme, itinâ fiddünyâ haseneten ve fi’I-âhirati haseneten ve kmâ azâbennâr.”

“Rabbim, bağışla ve rahmet buyur, (hakkımda günah olarak) bildik­lerini ört; çünkü Sen her şeye üstün gelen en büyük ikram sahibisin. Ey Allah’ım! Bize dünyada iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi ateş aza­bından koru.*’

Sa’y esnasında ve her yerde yapılması tercih edilen dualardan biri de şu:

(Allahümme ya mukallibe’l-kuîübi sebbit kalbîalâ dînike. Allahümme innî es’elüke mûcibâti rahmetike ve azâime mağfiretike vesselâmete min külli ismin. Velfevze bi’1-cenneti. Ve’n-necâte minennâri. Allahümme in­nî es’elüke’l-hüdâ vettükâ velafâfe ve’l-ğmâ. Allahümme e’innîalâ zikri-ke ve şükrike ve hüsni ibâdetike. Allahümme innî es’elüke mine’l-hayri küîlihi mâ alimtü minhu ve mâ lem a ‘lem ve e’ûzü bike mine’ş-şerri külli-hîmâ alimtü minhu ve mâ lem a’lem ve es’elüke’l-cennete ve mâ karrabe ileyhâ min kavlin ev amelin. Ve eûzü bike mine ‘n-nâri vemâ karrabe iley-hâ min kavlin ev amelin.)

“Ey kalbleri halden hale çeviren Allah’ım! Benim kalbimi Senin dinin üzere sabit kıl. ALLAH’ım! Rahmetinin gereği olan şeyleri ve mağfireti­nin büyüklerini, her günahdan selâmeti, cennete kavuşmayı, ateşten kur­tulmayı Senden istiyorum. Allah’ım! Senden hidâyet, takva, iffet ve ne­fis zenginliği istiyorum. Allah’ım! Seni anmaya, Sana şükretmeye ve Sa­na güzel ibâdet etmeye bana yardım et. Allah’ım! Hayırlardan bildiğim ve bilmediğim her şeyi Senden istiyorum. Kötülüklerden de bilmediğim ve bildiğimin hepsinden Sana sığınırım. Ben Senden cenneti ve söz ve iş­lerden cennete yaklaştıran şeyleri istiyorum. Ateşte ve ateşe yaklaştıran söz ve işlerden de Sana sığınırım.”

Eğer Kur’an okunursa daha faziletli olur. Uygun düşen bu duâ ve zi­kirlerle Kur’an okumayı bir araya toplamaktır. Eğer kısaltmak gereki­yorsa önemli olanla yetinilir.

  Mekke’den Arafata Çıkarken Okunacak Dualar Ve Zikirler

 

Mekke’den Mina’ya yönelerek çıkışta şöyle söylemek müstahabdır:

(Allâhümme iyyâke ercû ve leke ed’ûu, febelliğnî sâliha ameli vağfirlî zünûbi vemnün aieyye bimâ menente bihîala ehli tâatike inneke ala külli şey’in kadîr.) -

“Allah’ını! Senden ümid ediyorum ve Sana Duâ ediyorum. Beni ya­rarlı emellerine ulaştır, günahlarımı affet ve ehlî tâatine ettiğin şeyle ba­na iyilik et. Sen her şeye muktedirsin.”

Minâdan Arafat’a yüründüğü zaman şöyle duâ etmek müstabdır:

(Allâhümme ileyke teveccehtü ve vecheke’l-kcrîmeerettü. Fec’al zenbî mağfûren ve haccî mebrûren verhamnî ve tuhayyibnî inneke ala külli şey’in kadîr.)

“Allah’ım! Sana ibâdete yöneldim ve kerem sahibi olan zâtının rızâsı­nı murad ettim. Benim günahımı bağışlanmış ve haccimi kabul edilmiş kıl. Bana rahmet et ve beni mahrum bırakma; çünkü Sen her şeye kadirsin.

Telbiye getirir, Kur’an okur ve diğer dualarla zikirleri çok yapar. Şu duayı da çok yapar:

“Allâhümme âtına fiddünya haseneten ve fil âhireti haseneten ve kmâ azâbennâr”

(Allah’ım, dünyada bize güzellik ver, âhirette de güzellik (rızâna uy­gun şeyler) ver ve bizi ateş azabından koru.)

 

Arafat’da Müstahab Olan Dualar Ve Zikirler

 

Bayram zikirleri bülümünde Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu hadîsini daha önce beyan etmiştik:

502- “Arafe gününde duaların en hayırlısı, benim ve benden önceki pey­gamberlerin söylediklerimizin en hayırlısı şu:

(Lâilahe illâllâhu vahdehû lâ şerîkelehu. Lehu’î-mulkü velehu’î-hamdü ve huve alâ külli şey’in kadîr.)

“Allah’dan başka hiç İlâh yoktur, yalnız O vardır. O’nun ortağı yok­tur, mülk O’nundur. Hamd O’na mahsustur. O, her şeye kadirdir”.

Bu zikir ve duayı çok yapmak,buna gayret sarfetmek müstahabdır. Bu Arefe günü, duâ için yılın en faziletli günüdür. Bu Arafat vakfesi haccın en büyük rüknüdür, haccın maksadı ve dayanağıdır. İnsan için uygun olan gücünü duâ ve zikir, Kur’an okumaya vermek, çeşitli duaları okumak ve türlü zikirleri söylemektir. Ayrıca kendine duâ eder ve her yerde zikir ya­par. Hem tek başına, hem de topluca duâ eder. Şahsına, ana-babasma, yakınlarına, üstadlarına, dostlarına, arkadaşlarına, sevdiklerine, kendi­sine iyilik edenlere ve bütün müslümanlara duâ eder. Bunların hepsi hak­kında noksanlık yapmaktan çok sakınmalıdır. Çünkü bu günü kaçırmak fırsatı ele geçmez. Diğer günler böyle değildir. Duada kafiyeli konuşma­ya kendini zorlamaz; çünkü bu hareket kalbi meşgul eder, tevazu ve hu­zuru, acziyeti ve zilleti ve kalb duygusunu giderir. Kendisinin yahut baş­kasının hazırlayıp da ezberlemiş olduğu duaları okumakta bir sakınca yok­tur; fakat sıralanış ve okunuşlarında zorluğa düşmemelidir. Sünnet olan duada sesi alçaltmak ve istiğfarı çok yapmaktır. Kalb ile inanarak bütün muhalif işlerden dil ile tevbe edilir. Duâ üzerinde ısrarla durulur ve tek­rarlanır. Duanın kabulü acele olarak beklenmez.

Allah Sübhanehû ve Tealâ Hazretlerine hamd ve sena ile başlar ve onunla tamamlar ve Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e Salât ve selâm da getirerek yine bununla duasını bitirir. Abdestli olmaya ve Kabe’ye yöne­lik bulunmaya dikkat eder.

503- Hazreti Ali’den (Radiyallahu Anh) rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: “Arefe günü vakfe yerinde Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sel­lem’in çoğunlukla duası şu idi:

(Allâhümme leke’I-hamdü kellezînekûîü vehayren mimmânekûlü. Aİ~ lahümme leke salâtî ve nüsûkî ve mahyâye ve memâtî ve ileyke meâbi ve leke rabbi türâsî. Aüâhümme innî e’ûzü min azâbi’l-kabri ve vesveseti’s-sadri ve şetâti’l-emri. Allâhümme innî e’ûzü bike min şerri mâ tecî’û bihi’r-rîhu.)

“Allah’ım, dediğimiz gibi ve dediğimizden daha hayırlısı ile hamd Sa­na mahsustur. Allah’ım! Namazım, ibâdetim, hayatım ve ölümüm senin içindir. Dönüşüm de Sanadır. Bütün varlığım Senindir Rabbim. Allah’­ım, kabir azabından, kalb vesvesesinden ve (dünya ile ilgili) iş dağınıklı­ğından Sana sığınırım. Allah’ım! Rüzgârın getirdiği kötülükten ben Sana sığınırım.”[1]

Arafat’da vakfe zamanlarında çok telbiye getirmek, Peygamber Sal-lallahu Aleyhi ve Sellem’e fazlaca Salât ve Selâm eylemek müstahabdır. Zikir ve duâ ile ağlamayı çoğaltmalidır. Göz yaşları burada dökülür, gü­nahlar burada kaldırılır ve isteklerin elde edilmesi umulur. Çünkü orası büyük bir toplantı yeridir, yüksek bir toplama yeridir. Orada Allah’ın ihlâs sahibi seçkin kulları toplanır. Orası dünya toplanma yerlerinin en büyü­ğüdür.

Yine (Arafat) için tercih edilen dualardan:

(Allâhümme âtına fiddünyâ haseneten ve fi’1-ahirati haseneten ve ki-hâ azâbennâr. AHâhümme innî zalemtü nefsî zulmen kesîren ve innehu îâ yeğfiru’z-zünûbe illâ eme. Feğfir lî mağfireten min indike. Verhamnî inneke ente’l-ğafûru’r-rahîmu. Allâhümme’ğtir lî mağfireten tuslih bihâ şe’nî fiddâreyni. Verhamnîrahmeten es’adü bihâ fiddâreyn. Ve tüb aley-ye (evbeten nasûhan la enküsüha ebedâ. Ve elzimnîsebîle’l-istikâmeti lâ ezîğu anhâ ebeda. Allâhümme”n-kulnîmin zülliîmâ’siyeti ilâ izzittaati ve eğnini bihalâlike an harâmike ve biîâatike an ma ‘siyetike ve bifadlike am­men sivâke ve nevvir kalbi ve kabri ve e’iznî mineşşerri küiîihî vecma’lî-yelhayre küllehû.)

“Allah’ım! Bize dünyada iyilik ver, âhiretde de iyilik ver ve bizi ateş azabından koru. Allah’ım! Ben kendime çok zulüm yaptım. Muhakkak ki Senden başka günah bağışlayan yoktur. Tarafından bir mağfiretle be­ni bağışla, bana merhamet et; çünkü Sen mağfireti bol olan merhamet sahibisin. Allah’ım! Bana öyle bir mağfiret ihsan et ki, dünya ve ahiret halimi düzeltmiş olsun. Bana bir rahmet ihsan et ki, onunla dünya ve âhi-rette mutlu olayım. Benden öyle kesin bir tevbe kabul et ki, asla hiç bir zaman ondan dönmeyeyim. Doğru yol üzere beni bulundur da ondan mey­letmeyeyim. Allah’ım! Beni masiyet zilletinden itaat izzetine çevir. Beni balalınla haramından koru, Sana itaat etmekle Sana günah işlemekten ko­ru. Bana ihsan etmekle Senden başkasına muhtaç etme. Kalbimi ve kab­rimi nurlarıdır. Bütün kötülüklerden beni koru ve benim için bütün ha­yırları topla.”

  Arafat’dan Müzdelife’ye Dönüşte Müstahab Olan Dualar Zikirler

 

Her yerde Telbiye’yi çok getirmenin müstahab olduğu daha önce geç­mişti. Bu dönüş esnasında telbiye, diğer yerlerin hepsinden daha kuvvet­lidir. Ayrıca Kur’an cok okunur ve dualar yapılır. Şöyle söylemek müs­tahabdır: (Lâ ilahe illâllâhu vallâhu ekber.) Ayrıca: “Allah’tan başka hiç bir İlâh yoktur ve Allah her şeyden büyüktür.”

(İleykellâhümme ergâbu ve iyyakc ercû. Fetakabbel nüsükî ve veffıknî verzuknî fîhi mine’l-hayri eksere mâ etlubu ve lâ tuhayyibnî. înneke ente Allâhû el-cevâdü’Ukerîmu.)

“Allah’ını, ancak Sana, rağbet ederim ve yalnız Senden isterim. Be­nim hac ibadetlerimi kabul et ve beni başarıya ulaştır. Hacda bana istedi­ğimden daha çok hayırdan n/ık ver. Beni mahrum bırakma; çünkü Sen ikramı bol olan Allah’sın.” demek de müstehabdır.

Bu Müzdelife gecesi, kurban bayramı gecesidir. Bayram gecelerini zi­kir ve namazla geçirmenin fazileti, bayram zikirleri bölümünde geçmişti. Burada gecenin şerefine ayrıca yerin şerefi de eklenmiştir. Yine Harem bölgesi olması, ihramda bulunulması, bu büyük hac ibadetinin arkasın­da hacıların toplanma yeri olması, bu iyi duaların o şerefli yerde yapılmış olması da birer şereftir.

  Müzdelife’de Ve Meş’âru’l-Haramda Müstahab Olan Dualar Ve Zikirler

 

Allah Tealâ buyurmuştur:

“Arafat’dan dönüşünüzde (Müzdelife mevkiinde bulunan) Meş’aru’l-Haram’da Allah’ı zikredin. Allah sizi doğru yola ilettiği gibi, sîz de hak üzere O’nu anın. Gerçekten siz, bundan (Allah’ın hidâyetinden) önce, hak

yoldan sapanlardandınız.”[2]

Müzdelife gecesinde orada duayı çok yapmak müstahabdır. Zikir yap­mak, Telbiye getirmek, Kur’an okumak gibi… Çünkü o gece fazileti çok büyük olan bir gecedir. Nitekim bundan önceki bölümde faziletini söyle­miştik. Orada söylenen dualardan biri şöyle:

(Allâhümmeinnîes’elükeen terzukanî fîhaza’I-mekâni cevâmi’al-hayri kiilühi ve en tusliha şe’ni küilehu ve en tasrife anni eşşerre küllehû. Fein-nehû lâ yef’alü zâlike ğayrüke ve lâ yecûdü bihi illâ ente.)

“Allah’ım! Ben bu yerde, hayır esaslarının tümü ile beni rızıklandır-manı, bütün hallerimi düzeltmeni ve her kötülüğü benden uzaklaştırma­nı Senden istiyorum; çünkü Senden başka bunu yapacak yoktur. Bu cö­mertliği ancak Sen yaparsın”.

Sabahın ilk vaktinde sabah namazını kılar, erken vakit olmasına dik­kat eder. Sonra Müzdelife’nin sonunda bulunan ve “KUZAH” diye ad­landırılan Meş’aru’I-Harsama doğru yürümeye başlar. Eğer oraya çıkmak imkânı varsa, çıkar. Değilse Kabe’ye yönelmiş olarak tepenin altında du­rur. Allah Tealâ’ya hamd eder, tekbir getirir, tehlil yapar, tevhid yapar, tesbihde bulunur, telbiye ve duaları çok yapar. Şöyle demek müstahab olur:

(Allâhümme kemâ veggaftenâ fîhi ve ereytenâ iyyâhu feveffıknâ lizik-rike kemâ hedeytenâ. Vağfir lenâ verhamnâ kemâ vaadtenâ bikavlike ve kavlüke’l-hakku. Feizâ efaztüm min arafâtin fezkürullâheindel maş’aril harami vezkürûhu kemâ hedâküm ve in küntüm min kablihîîeminez zâl­im, sümme efîzû min haysü zennesi vestağfirullâhe innellâhe ğafû-rurrâhîm.)

“Allah’ım! Bize bu ibâdeti gösterip onu bizi muvaffak kıldığın gibi, bize hak yolu gösterdiğin şekilde Seni zikretmeye bize başarı ver ve “Ara-fat’dan dönüşünüzde Meş’arü’l-Haramda Allah’ı zikredin. Allah sizi doğru yola ilettiği gibi, siz de hak üzere O’nu anın. Gerçekten siz bundan önce hak yoldan sapanlardandınız. Sonra insanların (Mekke’ye doğru) dön­düğü yerden siz de dönün ve Allah’ın mağfiretini isteyin. Çünkü Allah’ın mağfireti boldur, merhameti geniştir.” Hak olan sözünle bize söz verdi­ğin gibi, bizi bağışla ve bize merhamet buyur. Sonra Allah’ın şu âyetini tekrarlar ve duâ olarak okur:

“Rabbimiz, bize dünyada iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi ateş azabından koru.”

Şöyle söylemek de müstahabdır:

(Allâhiimme leke’l-hamdü külîühû ve leke’î-kemâlüküllühu ve leke’l-, celâlüküllühû ve leke’t-takdîsu külîühû. Allâhümme’ğ-firlî cemîa mâ es-leftühû va’simnî fîmâ bakiye verzuknîamelen sâlihan terdâ bihîannîyâ zelfadli’î-azîmi. Allâhümme innı esteşfi’u ileyke biha vâssı ibâdike ve ete-vesseîü bike ileyke. Es’elüke en terzukanî cevâmia’l-hayri küîîihi ve en temünne aleyye bimâ menente bihî alâ evliyâike ve en tusliha hâli fi’1-âhirati veddünyâ. Yâ erhame’r-râhimîn.)

“Allah’ını! Bütün ha m d ler Sana mahsustur. Her türlü kemal Senin­dir. Yüceliklerin hepsi Sana mahsustur, kudsiyet tümüyle Sana mahsus­tur. Allah’ım! Geçmişte yapmış olduğum bütün günahları bağışla, geri kalanlarda da beni koru. Benden razı olacağın salih ameli bana rızık ola­rak ver, ey ihsanı büyük olan!… Allah’ını, Senin seçkin kullarınla Sen­den şefaat diliyorum ve Sana ibâdetle Sana yöneliyorum. Bütün hayırla­rın esaslarını bana rızık olarak vermeni Senden istiyorum. Veli kullarına ihsan ettiğin şeyleri bana da ihsan etmeni, dünya ve ahirette, durumumu düzeltmeni Senden diliyorum, ey merhamet edenlerin en merhametlisi!…”

  Meş’arü’l-Haram’dan Mina’ya Dönüşte Müstahab Olan Dualar Ve Zikirler

 

Gün ağarınca, Meş’arü’l-Haram’dan Mina’ya doğru yönelir. Yapaca­ğı iş, Telbiye, zikir ve duaları çok tekrarlamaktır. Bu Telbiye zamanının sonu olduğu içinTelbiyeyeönem verir. Olabilir ki, ömründe bundan son­ra bir daha Telbiye mukadder olmaz.

  Nahir (Kurban Bayram) Günü Mina’da Müstahab Olan Dualar Ve Zikirler

 

Meş’arü’l-Haram’dan ayrılıp Mina’ya ulaşınca şöyle demek müstahab­dır:

(Elhamdü lillâhi’llezî belleğanîhâ salimen muâfen. Allâhümme hazihî minen, kad eteytühâ ve ene abdüke ve fîkabzetike. Es’elüke en temünne aleyye bimâ menente bihî alâ evliyâike. Allâhümme innîe’ûzü bike mine’l-hirmâni ve’1-mus’îbeti fi dînî, yâ erhame’r-râhimîn.)

“Selâmet ve afiyetle beni Mina’ya ulaştıran Allah’a hamd olsun. Al­lah’ım burası Mina’dır. Senin kulun olarak ve kudretin altında buluna­rak buraya geldim. Velî kullarına ihsan ettiğini bana da ihsan etmeni Sen­den istiyorum. Allah’ım! Mahrumiyetten ve dinimde musibetten Sana sı­ğınıyorum, ey merhamet edenlerin en merhametlisi!…”

Akabe (Büyük Şeytan) taşlarını atmaya başlayınca ilk taşla Telbiye’yi keser. Orada duâ için beklemek sünnet değildir. Kurbanı varsa onu bo­ğazlar yahut keser. Kesim ve boğazlama zamanında şöyle der:

(Bismillâhhi vallâhu ekber. Allâhümme salli ala muhammedin ve ala âlihî ve sellim.. Allâhümme minke ve ileyke, tekabbel minnî )

“Allah’ın adıyla (kesmeğe) başlarım. Allah her şeyden büyükfür Al lah’ım! Muhammed üzerine ve ailesi üzerine rahmet el ve selâmet ve Allah’ım, Senden bana ulaşan Senin hediyendir. Benden (bu kurban ibâ detimi) kabul et” Eğer başkası adına hayvanı kesiyorsa “Falancadan ka”

bul et” söyler. Kurbanı kestikten sonra başını traş eder. Başını traş eder” ken eliyle alnını tutup tekbir getirmesini sonra şöyle demesini bazı alim lerimiz müstahab görmüşlerdir.

(Elhamdü lillâhi alâ mâ hedânâ, vclhamdü lillâhi alâ mâ en ‘ame bihî aleynâ. Allâhümme hazihî nâsiyelî fetakabbel minnî veğfir lî zünûbî. Al-lâhümme’ğfir lî ve li’1-muhallikîne ve’1-mukassırîne yâ vâsia’l-mağfireti, amîn.)

“Bizi doğru yola ilettiğinden dolayı hamd Allah’a mahsustur. Bize ver­diği nimetlerden dolayı hamd Allah’adır. Şu benim alnımdır, benden ibâ­detimi kabul et, günahlarımı da bağışla. Allah’ım beni, traş olanları ve saçlarını kısaltanları bağışla, ey mağfireti geniş olan Allah!… Allah’ım kabul et.”

Traşı tamamlayınca tekbir alıp şöyle der:

(Elhamdü Iillâhillezî kada annâ nüsükenâ. Allâhümme zidnâ îmânen ve yakînen ve tevfikan ve avnen veğfir lenâ ve liâbâinâ ve ümmehâtinâ ve’1-müslimîne ecnıaîn.)

“Bizim hac ibâdetimizi yerine getiren Allah’a hamd olsun. Allah’ım imanı, gerçek anlayışı, başarıyı ve yardımı bize artır. Bizi, babalarımızı, analarımızı ve bütün miislümanları bağışla.”

504- Sahabî olan Nübeyşetü’1-Hayr El-Hüzelî’den yapılan rivayetde de­miştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: “Teşrik günleri (bayram günü ile diğer üç gün) yemek içmek ve Allah Tealâ’yi zikretmek günleridir.”[3]

Onun için zikirleri çok yapmak müstahabdır. Zikirlerin en faziletlisi de Kur’an okumaktır. Sünnet olan, taş atma günlerinde, (küçük Şeyta­na) taş attıktan sonra orada beklemektir. Kıbleye (Kabe’ye) döner, Allah Tealâ’ya hamd eder, tekbir getirir tehlil yapar (Lâ İlahe illallah, der), tes-bihde bulunur (Sübhânellah, der) ve kalb huzuru ile ve azaların vakan ile duâ eder. Bu şekilde Bakara süresini okuyacak kadar bir zaman bek­ler. İkinci (orta şeytana) taş atışda da aynen böyle yapar. Fakat üçüncü (Akabe-Büyük Şeytan) cemresinde beklemez.

Mina’dan ayrılınca, hac tamamlanmış olur. Artık hacla ilgili bir zikir kalmaz. Ancak bir müsafir hükmünde olur. Sadece müsafirler için müs­tahab olan Tekbir, Tehlil, Tahmid, Temcid ve bunlardan başka zikirleri yapması müstahab olur. Bunların açıklaması İnşaatları ileride gelecektir.

  Zemzem Suyunu İçerken Okunacak Dualar

 

505- Câbir’den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: “Zemzem su­yu hangi şey (niyeti) ile içilmişse onun içindir.”[4]

Alimlerin ve seçkin kimselerin üzerinde yürüdüğü esas budur. Yüksek niyet ve arzuların gerçekleşmesi için Zemzem suyunu içtiler ve arzularına kavuştular.

Alimler demişlerdir ki, hastalıktan yahut başka bir şeyden şifa bulmak için yahut mağfirete kavuşmak için Zemzemi içen kimsenin içme anında şöyle demesi müstahab olur:

(Allahümme innehû belaganîenne resûlellâhi (Saüallâhu aleyhi ve sel-leme) kale: “Mâu zemzeme limâ şuribe lehû. ” Allâhümme ve innî esra-buhû litağfire lî ve Htef’ale bî keza ve kezâ..,Fağfir lî ev îf’al ev: “Allâ­hümme innî eşrebuhû müsteşfiyen bihî feeşfinî.)

“Allah’ım! Resûlullah Sutlu I la hu Aleyhi Ve Sellem’in şöyle buyurdu­ğu bana ulaştı: “Zemzem suyu ne niyet için içilmişse onun içindir.” Al­lah’ım, ben bunu, beni bağışlaman için ve bana şu şu ihsanlarda bulun­man için içiyorum. Beni bağışla, yahut şöyle ihsanda bulun, yahut: Al­lah’ım Senden şifa dileyerek içiyorum;

La ilahe illallah, Muhammedür Rasulüllah: "Allah'tan başka ilah yoktur, Muhammed (s.a.) onun elçisidir."


  Bir hıristiyan veya başka din mensubu islam dinini seçtiği zaman, kendisinin müslüman olması için kelime-i tevhid getirmesi gerekir. Kelime-i tevhid getirir, annelerimiz, anneannelerimiz ölen yakınlarınızın ardından 100'lerce kez çekerler tesbihini... Acaba ne okuyoruz, Allah'a ne sözler veriyoruz?

   Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet ediyoruz, O'nun Rasulünün Muhammed (s.a.) olduğuna şehadet ediyoruz. Biz şimdi bunu biraz açalım :"La" arapçada hayır demektir. "La" ile başlıyoruz kelime-i tevhide. Yani ne yapıyoruz önce  hayır diyoruz. Hayır kabul etmiyorum, reddediyorum, diyoruz. Neyi reddediyoruz; "ilahe" bütün ilahları reddediyorum diyoruz.İlah ne demek? Önce bunu bir kavramamız gerekiyorki, neyi reddettiğimizi kavrıyabilelim di mi?

   İlah: sözlük anlamı:"Kendisine tapılan, mabut, tanrı ". Mabut da kendisine ibadet edilen demek.Peki ibadet ne demek ? İbadet; verilen  buyrukları yerine getirmek, itaat etmek. Tanrı; herşeyi yaratan, herşeyin sahibi maliki, yoktan varedeni demek.Şimdi tamamen toparlarsak ilah: Herşeyi yoktan var eden, yaratan, Herşeyin sahibi, maliki (hükümdarı) ve  kendisine ibadet edilen yani verdiği tüm emirlere uyulan varlık.

   Şimdi bütün  yaratıcıları, emir verenleri, hüküm koyanları yani ilahları reddediyoruz ."La ilahe" dediğimizde ve temizlik yapmış oluyoruz. Zihnimizdeki tüm ilahları ilah olabilecek varlıkları yokediyoruz, kafamızı ve yüreğimizi temizledikten sonra diyoruzki:"illallah". İşte "illa" arapçada ;ancak, yalnızca, sadece anlamına gelir biz "illa" dediğimizde de temiz olan zihnimize ve kalbimize bir tek varlığı ilah olarak yerleştirmeye hazırlanıyoruz . O yüce varlık bizi yaratan, yoktan vareden, olduğu gibi bizi kendi halimize bırakmayan, Allah yerleşiyor.Allah'tan başka  yaratıcıları, emir verenleri tanımıyoruz, ancak Allah'ı ilah olarak kabul ediyoruz..Artık O'ndan başkasının emirlerine uymadıkça kazananlardan oluyoruz . 

   Allah teala bizi yaratan olduğuna göre bizi en iyi tanıyan da O'dur. Bu nedenle bizim ne yaparsak iyi olucağımızı bilen de O'dur. Bize de peygamberleri aracılığıyla bildirmiştir. En son peygamber Allah'ın Rasülu Hz. Muhammed'dir. Son olarak peygamberimizin Allah'ın elçisi olduğuna şahitlik ediyoruz ve böylece Allah'ın peygamberimiz aracılığıyla bize göndermiş olduğu Kur'an-ı Kerim'i de kabul etmiş oluyoruz. Bizler kitabımızı çok iyi öğrenmeliyiz.

Allah dinini doğru öğrenen , öğrendiklerini yaşayan ve öğreten kullarından eylesin!


Bilgi:: -Bakara suresi icinde bir ayet vardir ki, O, Kur’an ayetlerinin reisidir. O, bir evde okundugu zaman, iceride seytan varsa mutlaka cikar. Bu, Ayet-el Kursi’dir!..’

Buyuruyor bir hadis-i serif’te Hazreti Resul aleyhi’s-selam.

Gene buyuruyor Hazreti Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:

"Her seyin bir zirvesi vardir. Kur’an’in zirvesi de Bakara suresidir. Bakara suresinin icersinde bir ayet vardir ki, o Kur’an ayetlerinin reisidir. Ayet-el Kursi!.."

Bir gun Hazreti Resul aleyhi’s-selam yaninda bulunan Ebu Munzir’e soyle sordu:

-Yanindaki Allah’in kitabinda hangi ayet daha buyuktur biliyormusun?

-Allahu la ilahe illa hu el hayyul kayyum. dedi. Rasulullah:

-Ey Ebu Munzir. Ilim sana kutlu olsun!..’ buyurdu.

Bu hadis-i seriflerin disinda daha bir cok hadis-i serif vardir; Ayet-el Kursi’nin faziletinden bahseden; bunlarin onemli bir kismi da namazlarin farzlarinin hemen akabinde okunmasini tavsiye eder. Yani, farzi bitirip selam verdikten hemen sonra!..

Ayrica Ayet-el Kursi’nin eve girildiginde, evden cikildiginda, onemli bir ise baslanilmasinda, uyumadan once okunmasinin cok buyuk faydalar hasil edecegi hakkinda da pek cok haber ulasmistir.

Gunluk cesitli tehlikelerden korunmak icin sabahlari, yedi defa okunmasi, altisinin alti yone uflendikten sonra, yedincisinin yutulmasi da tavsiyeler arasindadir.

Ruhaniyeti son derece guclendirici bu ayetin kirkbin defa okunmasinin da cok buyuk faydalar temin edeceginden bahsedilmistir, bu isin onde gelen tecrubelilerince.

Ezan Duasi

Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Ey benim ummetim. Ezan bitince su duayi da okuyunuz.” buyurmustur: “Allahumme rabbe ha zihid-davetit-tammeti ves-salatil-kaimeti ati Muhammedenil vesilete vel fadilete ved-dereceter-refiate veb'ashu mekamen mahmudenil-lezi ve'adtehu inneke la tuhliful-miad. La havle vela kuvvete illa billahil’aliyyil’azim”. (39)

”Ezan okunurken su duayi okuyun:

“Ve ene eshedu en la ilahe illallahu vahdehu la serikeleh ve eshedu enne Muhammeden abduhu ve resuluh ve raditu billahi rabben ve bil-islami dinen ve bi Muhammedin sallallahu aleyhi ve selleme resulen nebiyya”(39)

Baska bir hadis-i serifte de Resulullah bir hadis-i serifinde, “Her kim ezan sesi isittigi zaman, muezzin ile beraber hafifce okusa, her harfine bin sevap verilir, bin gunahi mahvolur” buyurdu.

(Hayye ala)lari duyunca bunlari soylemeyip, (la havle vela kuvvete illa billah) der. Ezandan sonra salevat getirilir. Sonra ezan duasi okunur. Ikinci (Eshedu enne Muhammeden Resulullah) soyleyince, iki bas parmaginin tirnaklarini optukten sonra, iki goz uzerine surmek mustehabdir.

Eyyub Halid bin Zeyd cami’inin muezzinleri her namazdan sonra su duayi okurlardi: “Rabbena amenna bi ma enzelte vetteba’ nerresule fektubna ma’assahidin”.

Sikintidan Kurtulmak Icin Okunacak Dua

(Ya Allah-ur-rakib-ul-hafiz-ur-rahim. Ya Allah-ul-hayy-ul-halim-ul’azim-ur-rauf-ul-kerim. Ya Allah-ul-hayy-ul-kayyum-ul-kaimu ala kulli nefsin bima kesebet, hul beyni ve beyne aduvvi!)(22)

(La ilahe illallahul’azim-ul-halim la ilahe illallahu Rabbul-Ars-il’azim la ilahe illallahu Rabbus-semavati ve Rabbul-Erdi Rabbul’Ars-il-kerim.) (23)

Hadis-i seriflerde buyuruldu ki:

“Istigfara devam eden, her sikintidan, her dertten kurtulur, ummadigi yerden riziklanir”

“La ilahe illallah demek 99 belayi defeder, en asagisi sikintidir.”

“La havle ve la kuvvete illa billah okumak, 99 derde devadir. Bunlarin en hafifi sikintidir”

“Sikintiya dusen veya borclanan, bin kere "La havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim" derse, Allahu teala isini kolaylastirir.”

“Sikintili iken “Hasbunallah ve ni’mel-vekil” deyiniz!”

“Sabah-aksam Ihlas ve Muavvizeteyni [iki kuleuzuyu] ucer defa oku! Bunlar, butun belalari, afetleri, sikintilari ve istemedigin seyleri giderir.”

“Bir kimse, sikintili zamaninda on defa, Hasbiyallahu la ilahe illa huve aleyhi tevekkeltu ve huve rabbul arsil azim’i okursa, Allahu teala uzuntusunu giderir.”

Imam-i Rabbani hazretleri, her turlu zararlarindan kurtulmak icin her gun 500 defa La havle vela kuvvete illa billah okur, okumaya baslarken ve okuduktan sonra yuz defa Salevat-i serife getirirdi.

Yatarken Okunacak Dualar

Yatagina E’uzu ve besmele okuyarak girmeli. Sag yan uzerine kibleye karsi yatmali. Sag avucunu sag yanagin altina koymali. E’uzu besmele ile bir Ayet-el-kursi okumali. Sonra herbiri icin besmele okuyarak, uc Ihlas, sonra bir Fatiha, sonra birer def’a iki Kul e’uzuyu okumali. Sonra uc def’a Estagfirullahel’azim ellezi la ilahe illa hu... okumali Ucuncusune el-hayyel-kayyume ve etubu ileyh, ilave etmeli. “Tevekkeltu alellah. La havle vela kuvvete illa billah” okumali. “Allahummagfirli ve li-valideyye ve lil mu’minine vel mu’minat” ve bir salevat-i serife ve bir “Allahumme rabbena atina fiddunya haseneten ve fil-ahireti haseneten ve kina azabennar bi-rahmetike ya Erhamerrahimin.” ve uc veya on veya kirk yahud yetmis kerre istigfar ve bir kelime-i tevhid okuyup, uyumalidir.

Yatarken Tebareke ve Secde suresini okumak da cok faydalidir.

Yemek Duasi

Yemege baslarken besmele cekmek yani “Bismillahirrahmanirrahim” demek ve sonunda “Elhamdulillah” demek sunnettir. Hadis-i seriflerde buyuruldu ki:

“Yemekten sonra, "El-hamdulillahillezi etamena hazettaame ve rezekana min gayri havlin minna ve la kuvveh" duasini okuyanin gunahlari affolur.”

“Bir kimse, yiyip ictikten sonra, "El hamdulillahillezi atameni ve esbeani ve sakani ve ervani" duasini okursa, anasindan dogdugu gunku gibi gunahsiz olur.”

Peygamber efendimiz yemekten sonra “El-hamdu-lillahillezi etamena ve sakana ve cealena muslimin” duasini okurdu

Yemeklerden sonra, yukaridaki dualari da icine alan su duayi okumak daha uygundur:

“El-hamdu-lillahillezi esbeana ve ervana min-gayri-havlin minna ve la kuvveh. Allahumme at’imhum kema at’amuna. Allahummerzukna kalben takiyyen, minessirki beriyyen la kafiren ve sekiyyen velhamdululillahi rabbilalemin”

Murada Kavusmak Icin Dua

“Fetavai kari-ul-hidaye”de diyor ki:

Dilegi olan kimse, yatacagi zaman abdest almali, temiz bir ortu uzerinde oturup, uc defa salevat okumali, sonra herbirine Besmele cekerek on Fatiha ve sonra onbir Ihlas okumali, sonra uc salevat okumali, sonra sag yani uzere, yuzu kibleye karsi olarak ve sag elini sag yanagi altina koyarak yatip uyumalidir. Niyet ettigi seyin nasil olacagini, biiznillah ru'yada gorur.

“Mekatib-i serife” kitabinda buyuruldu ki: Hacetlere, dileklere kavusmak icin, iki rekat namaz kilip, sevabini silsile-i aliyye denilen alimlerin ruhuna hediye etmeli, bunlarin hurmeti icin diyerek dua etmelidir. Mesela, "Ya Rabbi, filan yere sag salim gidip gelmek nasib eyle, filan sikintidan beni kurtar." gibi dua ettikten sonra, "Bu duami silsile-i aliyye buyukleri hurmetine kabul eyle" demelidir!

Ama, bir zat gelip, “Ya Resulallah! Allahu tealaya dua et, gozlerim acilsin” dedi. Peygamber efendimiz de, “Kusursuz bir abdest al! Sonra, ya Rabbi! Sana yalvariyorum. Sevgili Peygamberin Muhammed aleyhisselami araya koyarak, senden istiyorum. Ey cok sevdigim Peygamberim Muhammed aleyhisselam! Seni vesile ederek, Rabbime yalvariyorum. Senin hatirin icin kabul etmesini istiyorum. Ya Rabbi, bu yuce Peygamberi bana sefaatci eyle! Onun hurmetine duami kabul et” duasini okumasini soyledi. O da, abdest alip dua etti. Hemen gozleri acildi.

Bu duayi muslumanlar, her zaman okumuslar ve maksatlarina kavusmuslardir. Ancak, namaz kilmiyanin, haram isliyenin ve kalbi gafil olan ettigi duadan tam netice alamaz.Ehl-i sunnet itikadinda olmiyanin okumasi faide vermez. Hak teala, herseyi bir sebep ile yaratmaktadir. Bir seye kavusmak istiyen, o seyin sebebine yapismalidir. Rabbimiz, insana sihhat, sifa vermek icin, dua etmeyi, sadaka vermeyi ve ilac kullanmayi sebep yapmistir.

Nazar Duasi

Nazar haktir. Insana, hayvana ve hatta cansiza da nazar deger. Nazar hastalik yapar, hatta oldurur. Kadinlara ve cocuklara daha cok tesir eder.

Peygamberimiz, nazar ile ilgil olarak,”Nazar insani mezara, deveyi kazana sokar” “Hosa giden bir seyi gorunce, "Masaallah la kuvvete illa billah" denirse o seye nazar degemez.” buyurdu.

Sabah-aksam, 3 defa “Bismillahillezi la yedurru maasmihi seyun fil erdi vela fissemai ve huvessemiulalim” (16) okuyan, buyu, nazar ve zulummden korunur.”

Goz degene, Peygamber efendimizin bildirdigi su tavizi okumalidir:

“Euzu bi-kelimatillahittammati min serri kulli seytanin ve hammatin ve min serri kulli aynin lammetin.” (25)

Nazar degen kimseye sifa icin Ayet-el-kursi, Fatiha, Muavvizeteyn (Felak ve nas) (57) ve Kalem suresinin son iki ayetini (ve in yekadullezine keferu leyuzlikuneke biebsarihim lemma semi-uz- zikra ve yekulune innehu lemecnunun ve ma huve illa zikrun lilalemine) (62) okumanin muhakkak iyi geldigi bildirimistir. Ayat-i hirzi (76)okumak ve uzerinde tasimak da cok faidelidir.

Herkes, bilhassa nazari degen kimse, begendigi birseyi gorunce “Masaallah” demeli, ondan sonra, ne soyliyecekse, o seyi soylemelidir. Once Masaallah deyince, nazar degmez.

Buyuklerimizin bildirdigi Nazar Duasi soyle:

Bismillahirrahmanirrahim bismillahi azim-is- sani sedid-il birri ma saallahu kane habese habisun min hacerin yabisin ve sihabin kabisin. Allahumme inni radedtu ayn-el aini aleyhi ve ala men ehabb-en-nasi ileyhi ve fi keyedihi ve kilyetihi lahmun rakikun ve azmun dakikun fima lehu yeliku ferci-il basara hel tera min futurin summerci-il basara kerrateyni yenkalib ileyk-el basaru hasian ve huve hasir ve in yekadullezine keferu leyuzlikuneke biebsarihim lemma semi-uz- zikra ve yekulune innehu lemecnunun ve ma huve illa zikrun lilalemine la havle vela kuvvete illa billah-il aliyy-il azimi La ilahe illallahu hisni, men kale-ha dehale hisni, ve men dehale hisni emine min azabi. Sadaka rasulullahi sallallahu teala aleyhi ve selleme.

Ruhi Sikintida Okunan Dua

Su dua Kur’an-i kerim harfiyle yazip ruhi dengesi bozuk kimseye okunursa, akillanir, hastaya okunursa sifa bulur:

“Reva Aliyyul-Rida, fe-kale, Haddeseni ebi Musel-Kazim an ebihi Caferis-Sadik an ebihi Muhammedenil-Bakir an ebihi Zeynelabidin Ali an ebihil-Huseyn an ebihi Ali bin Ebi talib radiyallahu anhum, kale haddeseni habibi ve kurretu ayni Resulullahi sallallahu aleyhi ve sellem, kale haddeseni Cibrilu, kale semitu Rabbulizzeti yekulu, La ilahe illallahu hisni, men kale-ha dehale hisni, ve men dehale hisni emine min azabi” (53/1)

Saglik ve Afiyet Icin Dua

Resulullah su duayi cok okurdu: “Allahumme inni es'eluke-ssihhate vel-afiyete vel-emanete ve husnel-hulki verridae bilkaderi birahmetike ya Erhamerrahimin”. (13) Bunun manasi, (Ya Rabbi!Senden, sihhat ve afiyet ve emanete hiyanet etmemek ve guzel ahlak ve kaderden razi olmak istiyorum. Ey merhamet sahiplerinin en merhametlisi! Merhametin hakki icin, bunlari bana ver!) demektir. Biz de, ulu ve sanli Peygamberimiz gibi dua etmeliyiz

Ihlas Suresi

Ihlas suresini yani "Kulhuvallahu ehad" okumak cok faziletlidir. Hadis-i seriflerde buyurulduki:

"Ihlas suresini okumak, Kur'an-i kerimin ucte birirni okumaya denktir."

"On kere "Ihlas" okuyana cennette bir kosk verilir."

"Namazlardan sonra on defa "ihlas" okuyan Allahu tealanin rizasina ve magfiretine kavusur."

"Yataga sag yani uzerine yatip yuz kere "Ihlas" okuyan cennete girer."

"Sabah namazindan sonra 12 kere "Ihlas" okuyan, Kur'an-i kerimi 4 defa hatmetmis gibi sevaba kavusur."

"Sabah namazindan sonra 11 Ihlas okuayana, Cennette bir burc verilir."

"Sabah aksam uc kere "Ihlas" ile "Muavezeteyn"i okumak , bela ve sikintilardan korur."

"Evine girerken "Ihlas" okuytan yoksulluk gormez.

"Ihlas okuyana Cennet vacib olur."

"Kim evinden sefere cikarken 11 defa "Ihlas" okursa, seferden donunceye kadar Allahu teala opnun evini muhafaza eder."

"Arefe gunu, ( herbirine besmele cekerek) 1000 "Ihlas" okuyanin butun gunahlari affolur ve her duasi kabul olur."

"Cuma namazindan sonra, yedi kere "Ihlas" ve Muavezeteyn" okuyan, bir hafta kazadan, beladan ve kotu islerden korunur."

Iman Duasi

Allahumme inni e’uzu bike min en-usrike bike sey-en ve ene a’lemu ve estagfiru-ke li-ma la-a’lemu inneke ente allamulguyub. (Sabah ve aksam okumalidir.) (1)

“Ya hayyu ya kayyum ya zel celal-i vel ikram. Allahumme inni eseluke en tuhyiye kalbi bi nuri marifetike ebeden ya Allah, ya Allah, ya Allah celle celaluh” (41)

(Bu duayi sabah namazindan sonra okuyanin imanla ruhunu teslim edecegi bildirildi.)

“Ya Allah ya Allah ya hayyu ya kayumu ya zelcelali vel ikram, es’eluke en tuhyiye kalbi bi nur-i ma’rifetike ebeden ya Allah ya Allah.” (38) duasi da imanla olmek icin her zaman okunmalidir.

Kabir Ziyaretinde Okunacak Dualar

Kabristana gelen bir kimse, ayakda, Esselamu aleykum, ya Ehle dar-il kavm-ilmu’minin! Inna Insaallahu an karibin bikum lahikun, der. Sonra, Besmele ile onbir Ihlas ve bir Fatiha okur. Sonra, Allahumme rabbel-ecsadilbaliyeh, vel-izamin nahire-tilleti harecet mineddunya ve hiye bike mu’minetun, edhil aleyha revhan min indike ve selamen minni, (37) duasini okumalidir.

Allahumme inni eteveccehu ileyke bi cahi nebiyyike’l-Mustafa nebiyyi’r-rahme, en la tuazzibe hazihi’l-meyyit, derse kabirdeki meyyitin gunahlari afvolur.

Korkulu Zamanlarda Okunacak Dua

Korkulu zamanlarda, “Kelime-i temcid”, yani “La havle vela kuvvete illa billahil'aliyyil'azim” (9) cok okumalidir.

Muhammed Masum hazretleri buyurdu ki: “Dertlerden kurtulmak ve murada kavusmak icin besyuz kere La havle vela kuvvete illa billah ile evvelinde ve ahirinda yuzer defa salevat-i serife okuyup dua etmelidir”.

Mu'avvizeteyn,yani iki Kul-e'uzu’yu cok okumak da faydalidir. (57)

Ayrica, Li ilafi suresi, hergun ve her gece hic olmazsa onbirer def’a okumalidir.

Subhanellahi vel-hamdulillahi vela ilahe illallahu vallahu ekber vela havle vela kuvvete illa billahil’aliyyil’azim, (35) duasini da gece gunduz cok okumalidir.

Peygamberimiz, Allahumme inni es’eluke bihakkissa’iline aleyke, ya’ni (Ya Rabbi! Senden isteyip de, verdigin kimselerin hatiri icin, senden istiyorum!) derdi ve boyle dua ediniz buyururdu. Sebeplere yapisip, emredilen seyler okunduktan sonra boyle dua etmelidir.

Imam-i Rabbani hazretleri, talebeleri ile, uzak bir yere giderken gece, bir handa kaldilar. “Bu gece bir bela zuhur edecektir. ‘Bismillahillezi la-yedurru maasmihi seyun fil-erd-i vela fissemai ve huvess-semiulalim’ (16) duasini besmele ile okuyun!” buyurdu.

Gece buyuk yangin oldu. Her odada esyalar yandi. Duayi okuyanlara birsey olmadi. Dert, bela, fitne ve hastaliklardan korunmak icin, sabah-aksam, Imam-i Rabbani hazretlerinin bildirdigini hatirlayarak, uc defa okumalidir. Hadis-i serifte buyuruldu ki:

“Bir yere gelen kimse "Euzu bikelimatillahi-ttammati min serri ma haleka" (32) okursa, o yerden kalkincaya kadar, ona hic birsey zarar veremez.”

Korkulu seyden kurtulmak veya bir dilege kavusmak icin, Taha suresi’nin 37. ayetinden (Velekad’dan), 39. ayetin sonuna (ala ayniye) kadar (69) kagida yazip, su gecirmez bir kilifla mesela PVC ile kaplatip yaninda tasimalidir. Faydasi cok gorulmustur.

Dert ve Beladan Kurtulmak Icin Okunacak Dua

Hadis-i serifte buyuruldu ki, “Birinize derd ve bela gelince, Yunus Peygamberin duasini okusun! Allahu teala Onu muhakkak kurtarir. Dua sudur: La ilahe illa ente subhane-ke inni kuntu minez-zalimin”. (15)

Yine hadis-i serifte, “Sabah, kalkinca, uc kere Bismillahillezi la-yedurru ma'asmihi sey'un fil'ardi vela fissema ve huvessemi'ul'alim, (16) okuyana aksama kadar, hic derd, bela gelmez” buyuruldu.

“Bismillahirrahmanirrahim ve la-havle ve la-kuvvete illa billahil’ aliyyil’azim.” (24) Duasi da, ruhi hastaliklar ve butun hastaliklar icin okunur. Derdlerden kurtulmak icin ve murada kavusmak icin besyuz kerre okunur. Evvelinde ve ahirinde yuzer def’a salevat-i serife okuyup dua etmelidir. Ayrica su dua da okunmalidir.

“Ya Allahu biketehassantu ve biabdike ve resulike seyyidine Muhammedin sallallahu teala aleyhi ve sellem estecertu.” (52)

Hamd ve Sukur Duasi

Her sabah bir kere “Allahumme ma esbaha bi min nimetin ev bi-ehadin min halkike, fe minke vahdeke, la serike leke, fe lekel hamdu ve lekessukr” ( 12)demeli ve her aksam (Ma esbaha) yerine (Ma emsa) diyerek, hepsini aynen okumalidir.

Peygamberimiz buyurdu ki,”Bu duayi gunduz okuyan, o gunun sukrunu yapmis olur. Gece okuyunca, o gecenin sukrunu ifa etmis olur”. Abdestli okumak iyi olur ise de sart degildir. Hergun ve her gece okumalidir.

Hamd ve sukur icin de su dua okunmalidir:

“El-hamdu-lillahi daimen ve ala kulli hal ve E'uzu billahi min hal-i ehlinnar”. (14)

Su dua da okunmalidir:

“Elhamdulillahi ala ni’metil islam. Ve ala tevfikil iman. Ve ala hidayetil rahman.” (53)

Hastanin Iyilesmesi Icin Dua

Eshab-i kiramin buyuklerinden Osman bin Huneyf bildiriyor: Iyi olmasi icin dua istiyen bir amaya, abdest alip, iki rekat namaz kilmasini, sonra “Allahumme inni es'eluke ve eteveccehu ileyke bi-Nebiyyike Muhammedin Nebiyyirrahme, ya Muhammed inni eteveccehu bike ila Rabbi fi haceti-hazihi, li taktiye-li, Allahumme seffi'hu fiyye” (17) duasini okumasini emretmistir.

Eshab-i kiram, bu duayi hep okurdu. Bu duada, dilegin kabul edilmesi icin, Muhammed aleyhisselami vesile edilmektedir.

Bismillahirrahmanirrahim ve la-havle ve la-kuvvete illa billahil’ aliyyil’azim. Duasi da butun hastaliklar icin okunur. Derdlerden kurtulmak icin ve murada kavusmak icin besyuz kerre okunur. Evvelinde ve ahirinde yuzer def’a salevat-i serife okuyup dua etmelidir.

Hadis-i serifde buyuruldu ki, “Bir hasta, ‘la ilahe illa ente subhaneke inni kuntu minezzalimin’ i (15) kirk def'a okursa, sehid olarak vefat eder. Sifa bulursa, butun gunahlari afv olur.”

Aise validemiz buyurdu ki, Resulullahin bir yerinde agri olsa iki Kul e’uzu suresini okuyup, mubarek avucuna ufler, elini agri olan yere surerdi.

Bir gun iki gozu a’ma bir kimse gelip, “ya Resulallah “sallallahu teala aleyhi ve sellem” Allahu tealaya dua et, gozlerim acilsin,” dedi. Peygamberimiz, “Kusursuz bir abdest al! Sonra Ya Rabbi! Sana yalvariyorum. Sevgili Peygamberin Muhammed aleyhisselami araya koyarak, senden istiyorum. Ey cok sevdigim Peygamberim Muhammed aleyhisselam! Seni vesile ederek, Rabbime yalvariyorum.Senin hatirin icin kabul etmesini istiyorum.Ya Rabbi! Bu yuce Peygamberi bana sefaatci eyle! Onun hurmetine duami kabul et!” duasini okumasini soyledi. Adam, abdest alip dua etti. Hemen gozleri acildi. Bu duayi Muslumanlar, her zaman okumuslar ve maksadlarina kavusmuslardir.

Veda Hutbesi

"Ey insanlar!

"Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki


bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamıyacağım.

 

"İnsanlar!

"Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecâvüzden korunmuştur

 

"Ashabım!

"Muhakkak Rabbinize kavuşacaksınız. O'da sizin yaptığınız olayı sorguya çekecektir. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi, burada bulunanlar, bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki, burada bulunan kimse bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur.

 

"Ashabım!

"Kimin yanında bir emanet varsa, onu hemen sahibine versin. Biliniz ki, faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Allah böyle hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faiz de Abdulmutallib'in oğlu (amcam) Abbas'ın faizidir. Lakin anaparanız size aittir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız.

 

"Ashabım!"

"Dikkat ediniz, Cahiliyeden kalma bütün adetler kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Cahiliye devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdulmuttalib'in torunu Iyas bin Rabia'nın kan davasıdır.

"Ey insanlar!

"Muhakkak ki, seytan şu toprağınızda kendisine tapınmaktan tamamen ümidini kesmiştir. Fakat siz bunun dışında ufak tefek işlerinizde ona uyarsanız, bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız.

"Ey insanlar!

"Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah'ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah'ın emriyle helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınızı; yatağınızı hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izininiz olmadıkca evlerinize almamalarıdır. Eğer gelmesine müsade etmediğiniz bir kimseyi evinize alırlarsa, Allah, size onları yataklarında yalnız bırakmanıza ve daha olmazsa hafifçe dövüp sakındırmanıza izin vermiştir. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşru örf ve adete göre yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir.

"Ey mü'minler!

"Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukca yolunuzu hiç şasırmazsınız. O emanetler, Allah'ın kitabı Kur-ân-ı Kerim ve Peygamberin (a.s.m) sünnetidir.

"Mü'minler!

"Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslümanın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler. Bir Müslümana kardeşinin kanı da, malı da helal olmaz. Fakat malını gönül hoşluğu ile vermişse başkadır.

"Ey insanlar!

"Cenab-ı Hakk her hak sahibine hakkını vermiştir. Her insanın mirastan hissesini ayırmıştır. Mirascıya vasiyet etmeye lüzüm yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zina eden kimse için mahrumiyet vardır. Babasından başkasına ait soy iddia eden soysuz yahut efendisinden başkasına intisaba kalkan köle, Allah'ın, meleklerinin ve bütün insanların lanetine uğrasın. Cenab-ı Hakk, bu gibi insanların ne tevbelerini, ne de adalet ve şehadetlerini kabul eder.

"Ey insanlar!

"Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem'in çocuklarısınız, Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O'ndan en çok korkanınızdır. Azası kesik siyahî bir köle başınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah'ın kitabı ile idare ederse, onu dinleyiniz ve itaat ediniz. Suçlu kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba, oğlunun suçu üzerine, oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz.

"Dikkat ediniz! Şu dört şeyi kesinlikle yapmayacaksınız:

  • Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız.

  • Allah'ın haram ve dokunulmaz kıldığı canı, haksız yere öldürmeyeceksiniz.

  • Zina etmeyeceksiniz.

  • Hırsızlık yapmayacaksınız.

"İnsanlar Lâilahe illallah deyinceye kadar onlarla cihad etmek üzere emrolundum. Onlar bunu söyledikleri zaman kanlarını ve mallarını korumuş olurlar. Hesapları ise Allah'a aittir.

"İnsanlar!

"Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?"

Saheb-i Kiram birden şöyle dediler:

"Allah'ın elçiliğini ifa ettiniz, vazifenizi hakkıyla yerine getirdiniz, bize vasiyet ve nasihatta bulundunuz, diye şehadet ederiz!"

Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz (S.A.V.) şehadet parmağını kaldırdı, sonra da cemaatin üzerine çevirip indirdi ve şöyle buyurdu:

"Şahid ol, yâ Rab!Şahid ol, yâ Rab! Şahid ol, yâ Rab!"



Abdestsiz Kuran okumak gunah midir?‏

 

Rahman ve Rahim olan Allah’in adiyla…

 

Bu makalemde ele alacagim mesele genel olarak Kuran okumak ile abdest arasindaki iliski olacak. Bu konu hakkinda çesitli sorular sorulabilir: Kuran abdestsiz okunur mu? Kuran’a, ayetlere, Kuran’in kabina; üzerinde ayet yazan kagitlara dokunulur mu? Kuran’i abdestsiz veya cünüp iken okumak, ona dokunmak günah veya saygisizlik olur mu?...

 

Bu konuyu ele almamin en basta iki sebebi var:

  1. Kuran-i Kerim Rabbimiz ile aramizdaki en saglam köprüdür ve en hakiki rehberdir. Binaenaleyh dogru yoldan sapmamamiz için olmazsa olmazimizdir.

  2. Müslümanlarin basindaki en büyük belalardan birinin hurafeler olmasidir.

 

Evet, Kuran’in abdestsiz okunamayacagi, bunun günah veya saygisizlik olmasi tamamen delilsizdir ve hattâ hurafedir. Seytanin biz müslümanlara hazirladigi en büyük tuzak belki de.

 

Abdestiz Kuran’a dokunamazsin diyenlerin çürük dayanaklari:

Bunu savunanlar kendilerince baslica iki delil getirirler. Bunlardan biri Vakia-79’dur: “Ona, ancak tertemiz olanlar dokunabilir”.

Bu ayeti, hangi akilla “Kuran’a abdestsiz dokunulmaz” seklin yorumluyorlar anlasilir gibi degil!

Simdi bu ayeti sizinle beraber enine boyuna bir tahlil edelim.

  1. Bu ayet indiginde henüz abdesti emreden ayet (Maide-6) inmemisti.

  2. Bu ayet indiginde henüz elle tutulacak bir mushaf da yoktu.

  3. Bu ayet insaa degil haber cümlesidir. Yani emir cümlesi degildir: Yalnizca temizlenenler dokunsun demiyor, ancak temizlenenler dokunabilir diyor. Oysa namazi, zekati, orucu… emreden ayetler nasil? Namazi kilin, zekati verin, rukû edenlerle rukü edin, zinaya yaklasmayin, Allah’a hiç bir seyi ortak kosmayin… Bunlarin hepsi emir cümlesidir. Isteyen uyar bu emirlere, istemeyense uymaz. Oysa haber cümleleri olmus ya da kesinlikle olacak olan seylerden bahseder. Mesela “kiyamet kopacaktir”, gibi.

  4. Ayetin arapça metninde meknun (korunmus/saklanmis) kitaptan bahseder.

  5. Ayet müslümanlara degil kâfirlere hitap ediyor.

  6. Ayetin haber verdigi kisiler (temizlenenler/temizlenmeyenler) insanlar degil, melek, seytan, cin gibi görünmeyen varliklardir.

 

Görüldügü gibi ayetin abdest ile uzaktan yakindan ilgisi yoktur.

Ayrica çok önemli bir husus daha var; Kuran ayetlerini tek tek okumak, koca bir yapbozun tek bir parçasina bakmak gibidir. Ya hiç bir sey anlamazsiniz ya da yanilirsiniz.

Simdi biz de yanilmamak için diger ayetlere bakalim:

 

77- O, elbette şerefli bir Kur'ân'dır.

78 - Korunmuş bir kitaptadır.

79 - Ona temizlenenlerden başkası el süremez.

80 - (O), âlemlerin Rabbinden indirilmiştir.

 

Kuralli bir cümledeki zamirler, eger bir istisna yoksa kendinden önceki en yakin nesneye isaret ederler. Buradaki “ona” zamiri “korunmus kitap”isaret eder.

 

Velhasil bu ayeti delil getirmeye calisanlarin iddialari çürük çaputtan beterdir. Neresinden çeksen dökülmeye mahkumdur.

 

 

Bir diger delil ise Hz. Ali’ye istinad edilen su sözdür: “Peygamber Efendimiz cünüp iken Kuran okumazdi”.

Çok ilginç degil mi? Bu rivayet neden Efendimiz’in hanimlarindan birinden degil de damadi Hz. Ali’den geliyor? Hz. Ali, Peygamber Efendimiz(sav)’in herhangi bir zamanda cünüp olup olmadigini nereden bilebilir ki? Bunu ancak insanin kendisi ve esi bilir. Ayrica bundan baska, yalan dolan dahi olsa bir rivayet olmasa gerek.

Bi düsünelim: Peygamber Efendimiz(sav) kendisine vahiy geldiginde ne yapiyordu? Kâtiplerini çagirip yazdiriyordu elbette. Peki kâtiplerine abdest almalarini neden emretmiyordu acaba?

 

Sözü fazla uzatmaya gerek yok sanirim. Bu safsatanin bir hurafe oldugu belli.

 

Simdi gelelim yukarida zikrettigimiz hayati meselelerden ilkine.

Kuran bizim rehberimizdir: “Bu, doğruluğu şüphe götürmeyen ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlara yol gösteren Kitap'dır” (Bakara-2).

Seytanin en büyük hedefi insanin Allah’la olan irtibatini kesmektir. Bunu basardi mi tamamdir; artik o insandan hersey olur.

Peki bizler, son peygamberden 1400 yil sonra yasayan müslümanlar olarak Rabbimiz ile nasil irtibat kurabiliriz. Iki yolu var: Kuran ve sünnet.

Evet, sünnete uyarsan kurtulursun; fakat yapilan bir fiilin, söylenen bir sözün sünnete uygun olup olmadigini nasil anlayacagiz? Zira dinimize o kadar çok bid’at ve hurafe karistirmislar ki… ayikla pirincin tasini ayiklayabilirsen!

 

Sunu unutmayin: Peygamber Efendimiz’in bütün uygulamalari Kuran’dan çikardigi hükümlerdir. “O kendi tutkusundan (hevasından) da konuşmaz. Sözü, ancak vahyedilen şeyden ibarettir.” (Necm 3-4)

Yani o bizlere yalnizca kendisine vahyedilen seyleri söyledi, bunun disinda bir sey söylemedi. Ona vahyedilen sey elimizde: Kuran-i Kerim. Eger ona sımsıkı sarilirsak kurtulusa ereriz insallah. Bu da seytanin isine gelmez

 

Seytan bizi yoldan nasil çevirir?

Seytanin bizi yoldan saptirma taktiklerinden birizi Rabbimiz ile olan irtibatimizi kesmektir; yani Kuran’dan uzaklastirmak ve hurafelerle oyalanmak.

Bir kitap yalnizca okununca fayda verir.

Simdi bir düsünün; akliniza bir mesele takildi ve Kuran’in filanca ayetine bakmak istiyorsunuz, ya da herhangi bir kissayi okuyup o konu hakkinda bilgi sahibi olmak istiyorsunuz, ya da bir sohbet esnasinda bir ayetten bahsedildi ve açip okumaniz gerekti. Seytan bu esnada devreye girer ve bizi Kuran’dan uzak tutmak için elinden geleni yapar.

Mesela su vesveseleri verir: “Sakin abdestsiz dokunma Kuran’a. Günahtir! Önce abdest al”, “Sen ne anlarsin Kuran’dan? Okuma zaten anlamazsin. Kolay mi Kuran’i anlamak? Kafandan is yapma öyle!”… buna benzer seyler. Bizi Kuran’dan uzak tutsun da nasil yaparsa yapsin.

Bu tuzaga düsmeyin sakin! Ne zaman caniniz Kuran okumak istiyorsa abdestsiz okuyabilirsiniz.

 

Ama abdest alsak daha iyi olmaz mi?

Olmaz. Çünkü:

  1. O, Allah’in emri degil seytan’in bir vesvesesidir.

  2. Kisi, zihnindeki mesele dagilmadan önce, tam da ona odaklanmisken abdest gibi bazen nefse zahmetli gelen bir seyi yapmasi zihnini dagitacaktir.

  3. Neden daha iyi olsun? Siz namaz kilarken hep oruçlu mu oluyorsunuz? Hayir, çünkü namaz kilmak için oruçlu olmak sart degildir, Kuran okumak için de abdest sart degildir. Birbiriyle alâkasiz iki seydir bunlar.

  4. Kuran okumak için abdest almak Allah’in bir emri veya tavsiyesi olmadigi hâlde böyle oldugunu düsünerek bu fiilde israr etmek seytana uymaktir. Seytana uymayin, yalnizca Allah’a kulluk edin.

Son söz:

Kuran’a abdestsiz dokunamazsin emri seytanin bir vesvesesidir. Israrla bu vesvesenin üzerine gidin. Seytanin sizi Kuran’dan uzak tutmasina izin vermeyin. Bu sayede bizleri yoldan çelmek istiyor. Allah’in ipine sımsıkı sarilin (Al-i Imran-103), Kuran’dan ayri kalmayin.

Ey Rabbimiz bilmeden hatâ isler veya unutursak bizleri sorguya çekme (Bakara-286). Bize bilmedigimiz faydali bilgileri ögret ve bunlarla amel etmeyi nasip et.

Amin.

Şeytanın namazı engelleme metodları
1) Kul namaz kilmak isteyince, ona vesvese veririm. Henüz vakit var, mesgulsün, isini bitir, sonra kilarsin, derim
2) Namazini geciktiremezsem, insan seytanlarindan birini yollarim ve namazini geciktiririm
3) Onu da yapamazsam, o kula namazda musallat olurum. - Saga bak, sola bak, - derim, bakinca da yüzünü oksar, alnindan öperim. Sonra da „namazin bozuldu” diye vesvese verir namazdan cikaririm
4) Saga sola baktiramazsam, yalniz basina namaz kildiginda yanina giderim. Cabuk kilmasini emrederim. Horozun yem yedigi gibi cabukca kildiririm
5) Bunu da yaptiramazsam, cemaâtle namaz kilarken, basina bir gem takarimm vebasini imamdan önce secde ve rükûya götürürüm ve namazini bozarim. Allah ise böylelerini kiyâmette esek basli olarak hasreder, diyor
6) Bunu da yaptiramazsam, namazda parmaklarini cikirdatmasini emrederim. Böylece beni tesbih eder
7) Miskinlere, zavallilara giderim, namazi birakmalarini emrederim. -Namaz size göre degil, siz rizkiniza bakin, isinizde calisin derim

 Hastalara giderim, hastaya zorluk yoktur, iyi olunca kilarsin derim. Hattâ, hastayi isyân ettirir, küfre bile sokarim


Kuran'ın Orijinalleri Yakıldığı İçin Şimdi Yok 
Islamiyet Islam Tarihi Kuran Tarihi Antik eserler

Kuran'ın ilk orijinali: Muhammed'in sağlığında iken Kuran'ı hem hafızlara ezberletiyor, hem de katiplerine küçük taşlar, deri, ağaç parçası, kemik gibi çeşitli nesnelere yazdırıyordu. Bu orijinal Kuran, bugün yeryüzünde yoktur. (Mehmet Akif'in yapmış olduğu Türkçe Kuran tercümesi de yakılmıştır).

Kuran'ın ikinci kez derlenmesi Ebubekir döneminde yapılmıştır. Kuran'ı ezberlemiş olan hafızların müslümanların yaptıkları savaşlarda özellikle de El Yemame savaşında ölmeleri üzerine Ömer, Ebu Bekir'e Kuran'ın bir kitap halinde toplanmasını önermiştir. Bunun üzerine Ebu Bekir, Zeyd İbn Sabit'e Kuran'ı kitap halinde toplatmıştır. Bu Kuran, Ebu Bekir tarafından ölünceye kadar muhaza edilmiştir. Ebubekir öldükten sonra Kuran'ı Ömer korumaya almıştır. Ömer öldükten sonra, Ömer'in kızı ve Muhammed'in karılarından olan Hafsa tarafından muhaza edilmeye başlanmıştır. Ancak, bu Kuran da, halife Mervan Ibn Hakem tarafından Hafsa'dan alınarak yakılmıştır. 

Kuran'ın üçüncü orijinali: Osman döneminde oluşturulan "azmalar".Bunlar da dünyanın hiç bir tarafında yoktur.

Yapılan inceleme ve aktarmalarla görülen o ki: Muhammed'in "vahiy katiplerine yazdırdığı" bildirilen "Kuran"ın ne "aynı" ne de "tümü" bugünkü Kuran'da yoktur. Halife Mervan kendi gerekçesini şöyle açıklar; "Onda yazılı olanlar, Osman tarafından yazdırılan Mushaflara geçmiştir. Artık ona gerek kalmamıştır. Yakılıp yok edilmeseydi, zamanla kuşkulara yol açılabilir, ondan alınarak yazılan Mus
haflar çevresindeki kuşkuları önlenemeyebilirdi. Bundan korktum, o nedenle yaktırdım."(Kaynak: İb Ebi Davud, Leiden 1937, yay.,s.243-Suphi e's-Salih Mebahis Fi ulûm-il Kuran).

Kuran nasıl derlendi?

Kuran ayetleri bugünkü biçimi ile yazılıp bir araya getirilmiş değildi. Hadislerde peygambere vahiy olan ayetler çeşitli nesneler üzerine yazılıydı; hepsi de dağınık durumdaydı. Ayetler "Lihaf" (küçük taşlar), "Rıka" (deri ağaç yaprağı, bir çeşit kâğıt), "Ektaf" (deve ve koyun kemikleri), "Usub" (agaç parçası" gibi nesnelere yazılmıştı.
 

Yitip gitmesin diye tümünü bir araya getirme çabasına ilk kez Halife Ebubekir döneminde gerek duyuldu ve bu çabalar gerçekleştirildi. 

Bir aktarma da "bunların tümünün peygamberin evinde, bir arada bulunduğu ve dağınıkken bir araya getirip, içinden eksilen olmasın diye ortasından iple bağlanmış olduğu" da açıklanır. 

Buhari'nin yer verdiği bir hadise göre; "dinden dönüş" (ridde) olayları ve bu olaylar nedeniyle savaş hali vardı. Kuran'ı ezber etmiş kişilerin bir bölüğü ölmüştü. Ölenlerin sayısı artabilirdi, bunların tümü ölüp gitmeden Kuran'ın orada burada yazılı ayetleri derlenmeli, tümü bir kitap haline getirilmeliydi. Hattaboğlu Ömer durumu ve konunun önemini Halife Ebubekir'e anlattı. Ayetlerin derlenmesini önerdi. Halife başlangıçta pek doğru bulmamıştı bu görüşü. 

"Peygamberin yapmadığı şeyi yapmak nasıl doğru olabilirdi?" diye düşünüyordu. Ömer direndi ve önerisini kabul ettirdi. işin gerçekleşmesi için de Zeyd Ibn Sabit'e görev verildi. Zeyd "Ebubekir bana 'Sen akıllı bir gençsin. Peygambere vahiy yazdığın için senin başaracağına güveniyorum. Araştır ve topla Kuran ayetlerini' dedi, Tanrıya ant içerek söylerim ki, dağlardan bir dağı yükleyip taşımayı önerseydi, buyurup verdiği görev kadar bana ağır gelmeyecekti. Yani Kuran'ı derlemek kadar." diyorama sonunda görevi kabul ettiğini söylüyor ve işi nasıl yaptığını şöyle dile getiriyor:

"Kuran (ayetlerini) derlemeye koyuldum. Hurma dallarından, küçük taşlardan ve kişilerin ezberlerinden izleyip derledim. işin sonunda, Tevbe (Beraat) suresinin sonunu, Ebu Huzeymetu'l-Ensari'de buldum. Ki, başkasında bulamamıştım bu parçayı". Zeyd, bu parçanın Tevbe Suresinin sonundaki ayetleri (128 ve 129.ayetleri) oluşturduğunu açıklıyordu

Böylece Zeyd, Kuran ayetlerini derleme işini yaparken iki kaynağa başvurmaktaydı: Ayetlerin yazılı olduğu nesneler (ağaçlar, taşlar..) ve ezber bilenlerin bellekleri.

Ebubekir döneminde yazılan Kuran için başvurulan ezbercilerin başka deyişle hafızların sayısı Müslümanlar arasında tartışmalıdır. O döneme ilişkin kaynaklardan Buhari'nin "e's-Sahihi"nde yer alan üç hadisten anlaşıldığı kadarıyla Kuran'ın tümünü ezberleyenlerin en iyimser rakamla 7 kişi olduğu kabul edilebilir. Aynı zamanda, Peygamber dönemindeki "hafız"ların, yani Kuran'ı tümüyle ezberlemiş olanların sayısı pek azdı. Buhari'nin "e's-Sahih"inde geçen hadis şöyle:

Birinci hadis: Amr Ibnu'l-Ass anlatıyor: Peygamberin "Kuran'ı dört kişiden alın, Abdullah Ibn Mes'ud'dan, Salim'den, Muaz'dan ve Übeyy Ibn Ka'b'den" dedigini işittim. (Buhari, Fadailu'l-Kuran 8.)

İkinci hadis: Enes anlatıyor: "Peygamber öldüğünde, dört kişiden başka Kuran'ı tümüyle ezberlemiş olan yoktu. Ebu'd-Derda, Muaz Ibn Cebel, Zeyd Ibn Sabit ve Ebu Zeyd." (Buhari.)
 
 
 
 

Üçüncü hadis: Katade'den aktarılıyor: "Malik oğlu Enes'e; 'Peygamber döneminde, Kuran'ı tümüyle ezberleyenler kimlerdir?' diye sordum. şu karşılığı verdi: 'Dört kişi. Tümü de Medine'li. Übeyy Ibn Ka'b, Muaz Ibn Cebel, Zeyd Ibn Sabit ve Ebu Zeyd (Buhari, aynı yer, Müslim 2465. Hadis.) 

Bu hadislerde adları yazılı olanları topladığımız zaman Peygamber döneminde Kuran'ı tümüyle ezberlemiş olanların sayısı yedi idi demek gerekiyor: Ibn Mesud (Birinci hadiste), Salim (birinci hadiste), Muaz Ibn Cebel (birinci, ikinci ve üçüncü hadiste.)

İslam din bilirleri bu hadislerdeki açıklamaların "dinsizlerin işine yaradığını" ileri sürerler. Suyuti, El İtkan, Mısır 1978, c.1, s.94, satır 13.)

İl itkan'da daha başkalarının da Kuran'ı ezberlemiş oldukları adları ile açıklanıyor. Ama aktarmayı yapan, bu adları sayılanlardan kimilerinin, Kuran'ın tümünü ezberleme işini Peygamberin ölümünden sonra bitirdiklerini açıklamaktadır. (El ıtkan, 95-9ö.)

Zeyd Ibn Sabit, herhangi bir parçayı Kuran'a geçirmek için "iki tanık" koşulu koymuştu. Ancak bir tanıkla Kuran'ı alma gereği duyduğu ve geçirdiği parçalar da vardı. Örneğin, Ube Huzeyme'de bulduğu ve Tevbe Suresi'nin son iki ayetini oluşturan parça böyleydi.

Kuran'ı derleme ve yazma işi bir yıl sürer. Bu işe girişildiğinde Ömer ile Zeyd, mescidin kapısına oturmuşlar, "herkesin Peygamberden ayet olarak elde ettiği ne varsa getirmesini" istemişlerdi. Başarılan iş, kaynaklarda şöyle tanımlanır: Kuran ayetlerinin, surelerinin bulunduğu iki kapaklı bir kitap. Derlenip yazılan sayfalar, ölene dek Ebubekir'in yanında kaldı, sonra Ömer'in (halife) yanında bulundu. O da ölünce, kızı Hafsa'ya verildi.

Kuran ikinci kez derleniyor:

Buhari'de yer alan bir hadis şöyle: Ermeniyye ve Azerbaycan'ı ele geçirmek için savaşılıyordu. Huzeyfe, Ibnu'l-Yeman, Halife Osman'a geldi. Müslümanların okudukları Kuran'lardaki birbirini tutmazlıktan yakındı, "Emire'l-Mü'minin! Bu ümmet, kendisinden önceki Yahudiler ve Hıristiyanların içine düştükleri birbirini tutmazlılıklar gibi bir duruma düştü!" Bunun üzerine Osman, Hafsa'ya adam gönderdi, başka Kuran nüshaları yazıp almak için kendisinde bulunan sayfaları (yani Ebubekir döneminde yazılan kitabı) göndermesini istedi. "İş bitince sana geri gönderirim" dedi. Hafsa da gönderdi o sayfaları Osman'a. Osman, hemen Zeyd Ibn Sabit'e, Abdullah Ibn Züyebr'e, Sa'd Ibnu'l-As'a ve Hişam oglu Haris oğlu Abdurrahman'a buyruğunu verdi. Onlar da Hafsa'dan getirilenden alıp Kuran nüshalarını oluşturdular. Osman, kuruldaki üç kişiye şunları söyledi: "(Medine'li) olan Zeyd ile, Kuran'dan herhangi bir kesimde ters düştüğünüz zaman, tartışma konusu olan parçayı Kureyş dili ile yazın. Çünkü Kuran sadece Kureyş dili ile inmiştir."

Onlar da bu buyruğu yerine getirdiler. Sonunda (esas) sayfalardan Kuran nüshaları oluşturup işi bitince, Osman, söz konusu sayfaları (Hafsa'dan getirilenler) geri gönderdi. Alınan nüshaların da her bir kesime gönderilmesini buyurdu. Ve bunların dışında kalan her bir Kuran sayfasını ya da Mushafı buyurup yaktırdı.(Bkz. Buhari, e's- Sahih, Kitabu Fedaili'l-Kuran/3.)

Buhari'nin kendisine anlatılan çabalardan ve "Kureyşli olanlarla olmayanlar arasında" belirecek anlaşmazlığın çözüm biçiminden anlaşıldığına göre, Kuran nüshalarını ortaya çıkarırken, Hafsa'daki Mushaf'tan aynen kopya etmek söz konusu değildi.

İleri sürüle gelen "aynen kopya edildiği" ileri sürülürken, neden kopya edildiğine de "ağız (şive) farklarından dolayı" diye gerekçe gösterilir. Ancak, Dr. Suphi e's-Salih, Mebahis Fi Ulumi'l-Kuran (Beyrut 1979) adlı eserinin 80, 84, 85 sayfalarında bu gerekçenin inandırıcı olmadığını belirtiyor. Dr. Suphi'ye göre, o zaman aynı metni, aynı sözcükleri değişik okunacak nitelikte yazıp yansıtabilmek için gerekli işaret ve noktalama yoktu. O zamanki yazı harflerinin dışında işaretsiz harfler de noktasızdı. Kısacası, halife Ebubekir döneminde oluşturulan "mushaf", istenseydi bile, çeşitli kabile ağızlarını (şiveleri) içerir nitelikte yazılır olamazdı.
 
 

Durum böyle olunca, şu sorular karşılıksız kalıyor: Ebubekir döneminde hazırlanan ve Hafsa'dan alıp getirilen "Mushaf" ile Osman döneminde meydana getirilen "nüshalar, mushaflar" arasındaki fark neydi? Yeni çalışma ile gerçekleştirilen nedir? 

 

Yukarıda anlamı sunulan hadiste bu açıklanmamakta. Ancak, hadisin devamı niteliğindeki bir açıklamada, yapılan işin sadece "bir temel nüshadan alınıp, başka mushaflara aktarma" olmadığını anlatır niteliktedir

Dörtlü kurulda yer alan Zeyd Ibn Sabit, şöyle diyor: "Mushaf oluşturma işini yaparken, Ahzab Suresinin sonundan bir ayet yitirdim ('fakattu'). Ki, Peygamberin onu Kuran'dan bir parça olarak okuduğunu işitip tanık olmuştum. Aradık bu ayeti. Ve Sabit oğlu Huzeyme el Ensari'de bulduk (Ahzab suresine 23.ayet) ekledik o mushafta." (Itkan, Mısır, 1978, C1, s.79.)

Birinci derlemenin yakılmasındaki amaç:

Ölümüne değin sandığında saklayan ve alınıp yakılmasını önleyen Hafsa idi. Bu koruyucu ölünce, Kuran'ın Tanrısı "Kuşkusuz Zikr'ı (Kuran'ı) biz indirdik; kuşkusuz koruyucuları da  yine biziz" (Hicr, ayet:9) dese de koruyucusu kalmamıştı. Mervan Ibn Hakem, "sandıktan" aldırtıp getirmiş ve yaktırmıştı. Mervan'ın bu ilk derlemeyi yaktırmasındaki gerekçesini, kendisi şöyle açıklıyor: "Bunu yaptım, çünkü, Onda yazılı olanlar, resmi (imam) Mushaf'a yazılıp geçirilmiş ve korunmuştur. Korktum ki aradan uzun zaman geçtiğinde kuşkucu kimseler bu (resmi) Mushaf hakkında kuşkuya düşerler." (Bkz. Dr. Subhi e's-Salih, Mebahis fi Ulumi'l-Kuran, s.83. Dayandığı kaynak: Ibn Ebi Davud, Kitabu'l-Mesahif, s.24.) Oysa, asıl kuşkulara yol açan, esas alınmış olduğu belirtilen ilk derlemenin yakılması olmuştur. Çünkü, ilk derleme ile, sonraki (Osman döneminde oluşturulan ve imam adı verilen) "Mushaf" arasında fark olmasa idi, ilkini yakma yoluna gidilir miydi? İlk derlemede bulunmayan eklemeler ya da Kuran'dan çıkarmalar yapılmamış olsaydı, neden korkulmuştu?

Muhammed Döneminin Kuran'ı ile Bugünkü Kuran Aynı Değil:

Burada çok önemli bir tanıklığa başvuralım: Ibn Ömer diyor ki: "Hiçbiriniz, Kuran'ın tümünü aldım (elimde bulunduruyorum) demesin. Bilemez ki, Kuran'ın çoğu yok olup gitmiştir. 'Ne kadar ortada varsa o kadarını elimde tutuyorum' desin yalnızca." (Bkz.Suyuti, el İtkan, 2/32.)
 

Bu tanıklık, bugün elimizdeki Kuran'la, Muhammed'in "vahiy katipleri"ne yazdırdığı bildirilen Kuran'ın aynı olmadığını çok açık biçimde anlatmıyor mu? Kaldı ki, Ibn Ömer, Osman dönemindeki derlemeden sonra bu sözü söylemiştir. Yani, Osman döneminde oluşturulan "Mushaf"ın da orijinali yok. O el yazması, Dünyanın hiç bir yerinde bulunmuyor... 

Temel kaynaklarda sözü edilen, ama bugün bulunmayan "değişik mushaflar" da üzerinde durulmaya değer nitelikte. Suyuti'nin el İtkan'ında, Buhari'nin eserlerinde bazı önemli mushaflardan ve bu mushafların içindeki surelerin listelerinden söz edilir. Örneğin, Muhammed'in en yakınlarından biri bilinen ve Peygamberin, Kuran için ezberine başvurulacak dört kişiden biri olarak belirttiği Ibn Mesud'un mushafı, yine Muhammed'in danışılması gereken dört kişiden biri olarak söz ettiği Übeyy Ibn Ka'b'ın mushafı, Abdullah Ibn Abbas'ın mushafı, Muhammed'in karılarından Aişe'nin mushafı, Ali'nin mushafı bunların başlıcaları. 

Ayrıca bugün Alevi'lerin, Ali'nin mushafı olarak söz ettikleri bir mushaf ve Hindistan'da saklanan ayrı bir mushaf daha var. 

Suyuti'nin ve Buhari'nin kitaplarında belirtilen mushaflardan hiçbiri günümüze gelememiş. Ancak bunların içerik listeleri yazılmıştır.Ayrıca bazı din kitaplarında, bunlarda bulunduğu söylenen ayet ve surelerden parçalar günümüze kadar gelmiştir. Eldeki resmi nüshadan içerik yönünden farklı oldukları bu listelere bakınca hemen anlaşılıyor. Örneğin, Ibn Mesud'un "Mushaf"ında Fatiha Suresi gibi çok temel bir sure yok. Felak ve Nas sureleri de..Ali'ninsurelerinin sırası bugünküne uymuyor. Suyuti, kitabında, Bakara suresinin, Ahzab suresi ile aynı uzunlukta olduğunu aktarıyor. (Bkz. Suyuti, el ıtkan, 2/32.) Oysa bugün, eldeki resmi Kuran'da, Bakara 285 ayet iken, Ahzab yalnızca 73 ayettir.

Üçüncü halife Osman döneminde bir heyet tarafından yeniden derlenip yazılan Kuran'ların kaç adet olduğu ve şu anda nerede bulundukları tartışmalıdır.

Kimilerine göre dört, kimisine göre beş ya da yedi adet yazılmıştır. Dörttür diyenlere göre, Osman bir nüshasını kendisine alıkoymuş, diğerlerini Kufe'ye, Basra'ya ve Şam'a göndermiştir. Mekke'ye, Yemen'e ve Bahreyn'e gönderilenlerden de söz ediliyor.

Kimi kitaplardaki bilgilere göre, bu nüshalardan kopya edilip çoğaltılmasına izin verilmiş, kimi kişiler kendileri için "mushaflar" meydana getirmişlerdir. Ancak, o zaman bu mushaflarda bulunduğu söylenen ve örnekler aktarılan bazı Kuran parçalarının resmi Kuran'da bulunmamasına ne demeli?

Bazı İslam kaynaklarında, Osman döneminde çoğaltılan nüshaların bir kısmının bugün elde olduğu iddia edilir. Örneğin, bir kopyanın Taşkent'te olduğundan söz eden çok sayıda kitap vardır. Yine bazı İslami Türk kaynaklarında Topkapı Müzesi'ndeki Kuran'ın da Osman zamanından kaldığı söylenir. (Turan Dursun'un bu makalesinin üzerinden geçen sürede , 2000 yılına gelindiğinde,  Yemen'deki Ulu Cami'de yapılan restorasyon çalışmaları sırasında dünyanın en eski Kuran'ının bulunduğu The Guardian gazetesinin haberinde açıklanmıştır. Bu Kuran üzerinde yapılan incelemeler, günümüzdeki Kur'an'ı tutmadığını göstermektedir. )

Konunun araştırmacılarından Prof. Dr. Suphi e's-Salih kitabında, "Peki, Osman döneminde hazırlanmış resmi nüsha şimdi nerededir?" sorusunu ortaya atar ve doyurucu cevap bulamadığını açıklar. Kahire Kütüphanesi'nde olduğu söylenen nüshanın, Osman döneminden kalmış olamayacağını belirtir. Çünkü bu kitaptabir takım işaret ve noktalar vardır, böyle işaret ve noktaların İslamiyet'in ilk yıllarında bulunmadığı bilinmektedir.

Ayrıca, Kuran'ın okunuşundaki farklar da, tek bir Kuran olmadığının göstergesidir. Nitekim, İsmail Cerraoğlu'nun, Ankara 1971 baskılı "Tefsir Usulu" adlı kitabının 90-110.sayfaları arasında, Islam kaynaklarından aktarılan bilgiler de şöyle:

"Kur'an'ın bir harfinin bile değişmediği" yalanı Tevbe suresinin 114.ayetindeki "iyyahu" sözcüğünü, Hammad İbn Zeberkan, "ebahu" diye okurdu. Sad suresinin 2. ayetindeki "izzettin sözcüğünü de "ğırratin" okumaktaydı. Buradaki değişiklikler harf değişiklikleri.Birincisinde "ya""ba" ya, öbüründe de "ayın" harfi, "ğayın" harfine dönüşmüş. Haydi bu tür harf değişikliklerini önemsemeyelim.

Eldeki Kur'an'da görülen kimi sözcüklerin yerine, Abdullah İbn Abbas, "mürâdiflerini", yani "eş anlamlı olanları kullanırdı. Enes İbn Malik de Müezzemmil suresinin 6. Ayetindeki "akvamu" sözcüğünün yerine, "asvabu" sözcüğünü kullanmıştır. İbn Ömer, Cum'a suresinin 10. Ayetindeki "fes'av" sözcüğünün yerine, "femzû" sözcüğünü; İbn Abbas Karia suresinin 5. Ayetindeki "kel'ıhni"yerine "k'essavfı"yı uygun görüp kullanırdı. Yine İbn Abbas "sayhaten vahideten"lerdeki "sayhaten" yerine, "zeyfeten"i yeğlerdi.Enes İbn Malik, İnşirah suresinin 2. Ayetindeki "vada'nâ" yerine,"halelnâ" diye okurdu. (Bkz.Sf.95). Aynı kitapta, gösterilen kesimde başka örnekler de görülebilir.

Buralarda görülen de yalnızca harf değişikliği değil kelime değişikliğidir. Demek ki peygamberden bu yana bir harf bile değişmemiştir savı gerçek değildir.

İsmail Cerrahoğlu'nun da kitabında yer verdiği (Bkz. aynı kitap, s.93-94) bir olay çok ilginçti bu konuda. Aktarıldığına göre, bir gün Hizam oğlu Hakim Oğlu Hişam, Furkan suresini okumaktadır. Ömer dinler, bakar ki, Hişam bu sureyi Muhammed'in kendisine öğretip okuttuğundan başka türlü okuyor. Ömer öfkelenmiştir:

"-Bu sureyi sana böyle kim belletip okuttu?"

"-Peygamber!"

"-Yalan söylüyorsun. Çünkü, Peygamber bu sureyi bana senin okuduğundan başka türlü okuttu."

Ömer bu tartışmayı yaparken, Hişam'ın yakasına sarılmıştır. Sonra, adamı alıp Peygamber'e götürür.

"-Bu adam, senin bana okuttuğundan başka türlü okuyor Furkan suresini."

"-Yakasını bırak da adamın okuduklarını ben de dinleyeyim."

Ömer yakasını bırakınca, Muhammed adama döner:

"-Hişam, haydi oku, bir de ben dinleyeyim, Furkan suresini nasıl okuyorsun?"

Hişam, Furkan suresini, kendisine öğretildiği gibi okur. Sonra, Muhammed, "-Bu sure bana böyle indi." der.

Muhammed, aynı sureyi bir de Ömer'e okutturur. Ömer'inki için de aynı şeyi söyler. Yani, ikisininkini de doğru bulmuştur. Sonra da şöyle der:

"- Kuran yedi harf (yedi türlü) indirildi. Bunlardan hangisi kolayınıza gelirse, Kur'an'ı ona göre okuyun. (Bkz. Buhari, e's-Sahih, Kitabu'l-Husûmât 4; Tecrîd, hadis no: 1766; Müslim, e's-Sahih, Kitabu Salâti'l-Müsâfirîn/270, hadis no:818)

Bu hadis, Hişam'ın okuduğu Furkan suresi ile, Ömer'in okuduğu Furkan suresinin çok çok başka olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Bu hadise göre, Muhammed, kavgayı tatlıya bağlıyor, "Kur'an'ın yedi çeşit indirildiğini" ve herkesin başka türlü okuyabileceğini söylüyor. Yani Kur'an'ı türlü biçimlerde öğrenip okumayı serbest bırakıyor. "Başkalık"sa, hadisten de kolaylıkla anlaşılacağı gibi, "okunuş"ta değil, "okunanlar"dadır. Yoksa, Ömer'in o denli öfkesinden söz edilebilir mi?

Kaynaklar, ayrı ayrı mushaflar üzerinde durur. Aktarılan örneklere göre, kimi mushaftakiler bugün elimizdeki "resmi kuran" dakileri tutmamaktadır. Ayrıca İbn Ömer'in şu sözü son derece ilginçtir:

-İçinizden kimse, Kur'an'ın tümünü elinde tutuğunu söylemesin. Bunu diyen bilir mi Kur'an'ın tümü ne kadardı, nasıldı? Kesin olan o ki, Kur'an'ın çoğu yok olup gitmiştir. (Bkz. Süyuti, el İtkan, 2/32)

Bütün bunlar karşısında, yine "kuran, Peygamberden bu yana olduğu gibi ve bir harfi bile değişmeden gelmiştir, denebilir mi?

Kur'an'ın birinci orijinali de, ikinci orijinali de yine müslümanlar eli ile yakılmıştır. Kuşkusuz gerçekleri örtmek için. Osman döneminde oluşturulup çoğaltıldıktan sonra belirli merkezlere gönderilen nüshaların orijinallerine de , dünyanın hiçbir yerinde raslanmamaktadır.

Müslümanların kutsal kitabının resmi nüshasının her yerde aynı olduğu doğrudur. Ancak, bugün İslam dünyasında bilinen ve elde bulunan Kuran, Peygamberin "vahiy katiplerine yazdırdığı" söylenen Kuran'ın aynı değil. Kaynaklar, bunu ortaya koyuyor. Mehmet Akif'in yapmış olduğu Türkçe Kuran tercümesi de yakılmıştır

Yararlanılan İslami Kaynaklar: 1.Buhari E's-Sahih (Arapça); Kitabu'l Fedail-ül- Kuran Menakıbu'l Ensar, Sahihi Buhari Mustesari. Tecridi Sarih Tercümesi, 2.Dr. S. Suphi E's-Salih (İslam dünyasında son yüzyılın ıleri gelen ve birçok eserleri olan araştırmacı) Mebahis fi Ulum-il Kuran, 3.Celalettin Suyuti (Kuran yorumcusu, Hadis uzmanı olarak İslam dünyasında en güvenilir din bilirlrinden birisi): El İtkan Fi Ulumi-l,Kuran, 4.Müslim E's-Sahih (Arapça), 5.Ebu Davud

Esmâ-ül Hüsnâ

Esmaü’l Hüsna (Esmâ-i hüsnâ) “en güzel isimler demektir. en güzel isimler Allah Teâlâ’nındır.Bu isimler sıfat olarak da kullanılır. Cenaâb-ı Hakk’a ait olan pek çok isim mevcuttur; onların sayısını ancak kendisi bilir. Allah Teâlâ güzel issimlerinden bir kısmını Kur’an’da zikretmiş, bir kısmını Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) ve sevdiklerine bildirmiş, bir kısmını da kendi ilminde tutmuştur. Meşhur hadis-i şerifte bu isimlerden doksan dokuzu peş peşe sayılmıştır. Alimler, diğer isimlerin mana olarak bu doksan dokuz isme dahil olduğunu söylemişlerdir. Bunları okuyan, anlayan ve zikreden kimse, bütün isimleri okumuş, anlamış ve zikretmiş olur.
Esma-i hüsna, tevhid ve akaidle ilgili şu beş temel esası ortaya koymaktadır:

1. Bu güzel isimlerin bir kısmı, Cenab-ı Hakk’ın varlığını is­pat eder. Allah’ın Hay, Baki, Kayyûm gibi sıfatları, O’nun var­lığının inkar edenleri reddeder.

2. Bu güzel isimlerin bir kısmı, Cenab-ı Hakk’ın birliğini is­pat eder; O’na hiçbir varlığın eş ve ortak olmadığını ortaya koyar. Vahid, Ehad, Samed, Ganı gibi sıfatlar bazı varlıkları Allah’a ortak koşan müşrikleri reddeder.

3. Bu güzel isimlerin bir kısmı; Cenab-ı Hakk’ın bütün nok­san sıfatlardan uzak olduğunu, hiçbir varlığa benzemediğini ve kimseye muhtaç olmadığını ispat eder. KuddOs, Muhıt, Mec’id gibi sıfatlar Allah Teala’yı varlıklara benzeten Müşeb­bi he taifesini reddeder.

4. Bu güzel isimlerin bir kısmı, bütün varlıkların vücut bul-· masında tek sebebin Cenab-ı Hak olduğunu ispat eder. Ha­lik, Bari, Musawir, Kavı gibi isimler, varlıkların ortaya çıkma­sını birtakım sebep sonuç ilişkisi ile anlatmaya çalışan ve yü­ce Yaratıcı’yı unutan maddecileri reddeder.

5. Bu güzel isimlerin bir kısmı, bütün alemi tedbir ve idare edenin Cenab-ı Hak olduğunu ispat eder.

Allah Teala mülkünde dilediği gibi tasarruf eder; öldürür, diriltir, aziz eder, zelil eder, zenginlik verir, fakir eder. Kimse O’na hesap soramaz. O’nun her işi ya bir hikmet ya bir rah­met ya da adalet üzere olur.

Esma-i Hüsna ile Dua ve Ibadet

Allah Teala, bizlere güzel isimleri ile kendisine dua etme­mizi emretmiştir. ilahı emir şöyledir:

“En güzel isimler Allah’ındır. O’na bu güzel isimlerle dua edin. Allah’ın isimlerinde yanlış yola sapanları terkedin. Onlar yaptıklarının cezasını göreceklerdir” (A’raf 7/180).

Allah Teala’ya, güzel isimleri ile dua iki şekilde olur. Birin­cisi, bu isimlerden biri, birkaçı veya hepsi ile O’nu yüceltmek, övmek ve zikretmek şeklindedir. ikincisi de, bu güzel isimler­le Allah Teala’dan bir şey istemek, ilahı huzura ihtiyaç ve dertlerimizi açmak, onlarla yalvarmak şeklinde olur. Kul, yü­ce Rabb’ine hangi derdini açacak ise, ona uygun bir ismi zik­rederek dua eder.

Mesela günahlara bulanmış fakat içi yanıp pişman olmuş bir kul elini açıp, “ya Gaffar = Ey günahları affeden, ya Rahım = Ey kullarına çok acıyan, ya Settar = Ey günahları örten, ya Tevvab = Ey tövbeleri kabul eden Allahım, beni affet” diyerek affını ister.

Başı darda kalıp bunalan bir kul, “Ya Rahman=Ey kulları­na rahmet eden, ya Alim=Ey kullarının halini en iyi bilen, Ya Hakım=Ey her işi hikmet üzere olan, ya Azız=Ey her şeye ve herkese hükmü geçen, ya Kadır=Ey her şeye gücü yeten AI­iahım, benim şu sıkıntımı gider” diye dua eder. Diğer isimler­le yapılan dualar da böyledir.

Allame Alusı (rah), Allah Teala’nın isimleriyle yapılacak en güzel duanın, dil ile değil fiil ile olduğunu söylemektedir. İmam Gazali (rah), fiille duanın nasıl yapıldığını şöyle anlatıyor:

“Bil ki, kulun kemale ermesi ve saadeti ele geçirmesi an­cak Allah Teala’nın ahlakı ile ahlaklanmakla yani O’nun isim ve sıfatlarının edebiyle süslenmekle mümkün olur. Bundan, kul ile Allah arasında bir benzerlik olur ve ikisi aynı konuma gelir zannedilmesin. Kulda ilahı ahlak ve sıfatlardan bir dere­ce bulunması mümkündür. Allah Teala bizlere hayat, görme, işitme, konuşma, bilme, dileme, sevme gibi sıfatlar vermiştir. Bütün bunlar aynı zamanda kendisinin sıfatlarıdır. Bununla, biz Allah’a benzedik, O’nun gibi olduk denebilir mi? Heyhat, bu ne kötü bir anlayış.”

Arifler demişlerdir ki: “Avam halk esma-i hüsnayı diliyle tekrar ederek, kalbiyle Allah’, yücelterek korku ve saygı için­de zikreder. Havas tabakası, manalarını düşünerek ve onların kime ait olduğunu bilerek zikreder. Mukarrebın makamındaki veliler ise, kalbiyle tamamen Allah’a yönelmiş, Allah’tan gay­ri şeylerden gönlünü ve gözünü çekmiş bir halde esma-i hüs­nayı zikrederler. Onlar her zikredişlerinde ayrı bir mana, yeni bir ilim, değişik bir zevk elde ederler.”

Ariflerin belirttiği gibi, Allah Teala’ya hakkıyla kulluk et­mek, O’nu yakınen tanımak, O’nu sevmek ve O’nun tarafın­dan sevilmek ancak bu isimlerin hakikatini anlamaya ve on­ların nurundan bir nasip almaya bağlıdır. Şuurlu bir ibadet de ancak bu şekilde mümkün olur.

Bir şeyi anlamanın yollarından biri de onu sıkça tekrar et­mektir. Tekrar edilen şeyler, hafızada yer eder. Bu şey ilahı isim ve sıfatlardan biri olunca o bir çeşit zikir olur. Zikir, zik­reden kimseyi zikrettiği zat ile beraber eder. Allah Teala’nın,

“Siz beni zikredin, ben de sizi zikredeyim” müjdesi zikir ehli için ne büyük bir saadettir.

Mesela Allah Teala’nın “es-Selam” ismini çokça zikreden, fikreden ve bu şerefli ismin tecellilerinden bolca nasiplenen bir kul, önce bozuk düşüncelerden fikrini, şek ve şüpheden kalbini, yalan ve iftiradan dilini, haram ve zulümden fiilini te­mizler; kendisine ve başkalarına selamet olur. Kimse ondan incinmez. Herkese selam verir, herkes ondan bir fayda görür. işte o zaman gerçek bir müslüman olur. Müslüman, “es-Se­lam” ismine mazhar olmuş kimsedir.

“el-Hakım=Her işini sağlam ve hikmet üzere yapan” ism-i şerifini çokça zikreden, fikreden ve onun tecellilerinden na­siplenen bir kul, bütün işlerini sağlam yapar, yerince davranır; sakat, bozuk, yersiz, sebepsiz iş yapmaz.

Allah Teala’nın “Rezzak=yarattıklarına gereken rızkı veren” ism-i şerifinin tecellisine mazhar olan kulun, kalbinde rızık en­dişesi, geçim kaygısı kalmaz, Allah’a tevekkül ve teslimiyeti tam olur. Rızık ararken gafleti değil, zikir ve sevgisi artar.

“Settar=Kusurları çok örten, ayıpları saklayan” ism-i şeri­finin tecellisine mazhar olan kul, insanlardan gördüğü her ku­suru örter, onları yaymaz, kusur sahibini halk içinde rezil et­mez; özellikle kendisine karşı yapılan kusurları görmezlikten gelir, affeder. Kendisinden meydana gelen kusurları yüce Rabb’inin nasıl örtüp sakladığını, bunun ne kadar güzel bir şeyolduğunu gören kul, bu ahlaka ulaşmak için can atar. Böylece Allah Teala’nın sevdiği güzel ahlak sahibi bir kul olur. Diğer ism-i şerifleri zikretmek, fikretmek ve onların tecellile­rinden nasiplenmek de bu manada gerçekleşir.

Akaidin temeli Allah Teala’yı tanımaktır. Allah’ı zikretme­den ve O’nun boyasına boyanmadan Zat-ı Barı’yi ayne’l-yakın derecesinde tanımak mümkün değildir. ilahı sıfatları sa­dece akaid kitaplarından okumak yeterli olmaz. Kendi nefsimizde ve kainatta o sıfatların tecellilerini, hikmetlerini, cilvele­rini görüp okumadıkça, okuyup anlamadıkça, anlayıp Allah’a koşmadıkça imanımız taklitte, sevgimiz dilde kalır.

Eğer, “Bu isimleri nerede, ne zaman, nasıl okuyalım?” de­nirse, deriz ki: işte o güzel isimlerin tecellisi olan hayat ve kai­nat önümüzde duruyor. Biz her gün onlarla iç içe hayat sürü­yoruz. Daha doğrusu biz o güzel isimlerln tecelli ve bereke­tiyle hayatta ve ayaktayız. Bizler ruhumuzla mana aleminde yüzerken, anne rahminde şekil alırken, doğarken, büyürken, bir ömür bu alemde yaşarken, ölürken ve öldükten sonra ye­ni hayatla tanışırken hep ilahı isimlerin tecellilerine mahal ve mazhar oluyoruz. Bize düşen, üzerimizde ve gözümüzün önünde cereyan eden şeyleri bir nebze düşünmek ve bir ger­çeği farketmektir. O gerçek şudur: Alemde yüce Allah’tan başka kendisine ibadet edilecek, boyun eğilecek, el açılıp bir şey istenecek başka bir ilah yoktur.

Her gün görüp durduğumuz şu canlılar ve canlılık, yüce Yaratıcımız’ın “Hay” sıfatının tecellisidir. Bunu gören ve far­keden uyanık kalpli bir mümin, “Ya Hay” der, yüce Allah’ı zik­reder. Aslında nefes alan her canlı, ta ciğerinden gelen bir sesle ister istemez “hu hu” der, O’nu zikreder.

Yeryüzündeki ince düzeni, gök yüzündeki büyük intizamı ve kainatın ayakta duruşunu gören uyanık kalpli bir mümin, “Ya Kayyum” der, yeri ve gökleri kudretiyle ayakta tutan yü­ce Allah’ı zikreder.

Varlıklardaki değişik suret, şekil, çeşit ve renkleri gören uyanık kalpH bir mümin, “Ya Musavvir” der, her bir canlıya ayrı bir renk, şekil ve suret veren yüce Allah’ı zikreder.

Dört mevsim, her gün dağıtılan sayısız rızıkları, yaratılan yiyecek, içecek, giyecek ve hayat sebeplerini seyreden uyanık kalpli bir mümin, “Ya Rahman”, “Ya Rezzak” der, bütün canlılara rızıklarını gönderen yüce Allah’ı zikreder. Kalbinde azıcık iman, vicdanında birazcık insaf bulunan her insan bun­ca nimetlerin başında, içinde veya sonunda muhakkak bir çeşit fikir ve zikirle nimeti yaratanı hatırlamalı; O’nun adını zikretmeli, O’na bir derece hamd ve şükür yapmalıdır.

Esma-i Hüsna ile ilgili Bazı Edepler

Allah lafzı, yüce Yaratıcımız’ın özel adıdır. Sahih olan gö­rüşe göre hiçbir kelimeden türememiştir. Başka hiçbir varlığa isim olarak verilmemiştir, verilemez de.

“Allah” ism-i şerifi, diğer bütün isimleri içinde toplar; hep­sinin manasını ihtiva eder. “Allah” ism-i şerifini zikreden bir ‘mse, bütün esma-i hüsnayı zikretmiş gibi olur.

“Allah” ism-i şerifinin dışındaki isimler, kullar için de kulla­nılabilir. Ancak ismin önüne (kulu) manasına gelen “abdü” ke­mesini eklemek lazımdır. Mesela Kadlr yerine Abdülkadir is­i verilmelidir. Mana: Kadir olan Allah’ın kulu olur. Aynı şekil­e Kerım yerine Abdülkerim, Samed yerine Abdüsssamed, affar yerine Abdülgaffar isimleri verilirse, hem mana vakıaya uyar, hem de kullanımda sıkıntı ortadan kalkar. Esma-i hüsnadan bazı isimler kullar için doğrudan kullanıldığında anasını kula göre düşünürüz. Mesela Allah Teala Kur’an-ı akim’de kendisini “el-Mümin” olarak vasıflandırmış, Peygamber’ine tabi olanlara da “Mümin” ismini vermiştir. Lafızlar aynıdır, fakat manalar farklıdır,

Esma-i hüsnadan bir isim zikredilince, peşinden “celle celalühü ve çelle şanuhü”, yani “azameti ve şanı yüce olsun” anasındaki hürmet ve saygı ifadesi eklenmelidir. Allah ism-i şerifinden sonra “Teala” demek yeterlidir. Celle celalühü ifa­esi de söylenebilir.

Esma-i hüsnayı çerçeve yaptırıp duvara asmakla yetinme­meliyiz. Bizden istenen, onu ezberleyerek veya yazılı metin­den okuyarak yüce Rabbimiz’j zikretmektir. Ehlinin tavsiyesi ile, esma-i hüsna zikredilerek maddi manevi birçok hastalık tedavi edilebilir. Bunun için ihlas, edep ve helal lokma şarttır.

Esma-i hüsnayı günlük vird olarak okumak isteyenler bu­nu kendi tercihleriyle değil, ehli olan bir alimin tavsiye ettiği usulde yapmaları daha uygundur. Bir ilaç, zamanında ve usu­lünde alınmaz ise, çoğu defa hastanın hastalığını artırır.

Ledünni İlim
İlm-i ledün veya ledünnî ilim, Allah ile ilgili bilgi ve sırlara ait ilim, gayb ve mârifet ilmidir. Allah, âyet-i kerîmede meâlen buyurdu ki: "Orada, kendi indimizden bir rahmet (vahiy ve nübüvvet veya uzun ömür) verdiğimiz ve ona ledünnî ilmi öğrettiğimiz kullarımızdan birini (Hızır'ı) buldular." (Kehf sûresi: 65)

Hem Sa'lebî'nin hem de İmâm-ı Rabbânî'nin ifâde ettikleri gibi, Hızır aleyhisselâm, güzel ahlâk sâhibi, cömert ve insanlara karşı çok şefkatliydi. Allah'ın izni ile kerâmet ehli olup, kimyâ ilmini bilirdi. Hak teâlânın bildirmesiyle ledünnî ilim verilmişti. Muhammed Pârisâ; "İlm-i ledünnî verilmesinde Hızır aleyhisselâmın rûhâniyeti vâsıta olmaktadır." buyurmuştur.

Senâullah-ı Dehlevî bu ilim hakkında şöyle demektedir: "Ledünnî ilim, çalışmak ve gayretle ele geçmez. İhsân edilen kimselere mahsûstur. Umûma şâmil değildir. Peygamberlere verilen ilimler ve vahyedilen şeyler ise, umûma şâmildir ve herkesi ilgilendirir. Yâni peygamberler, bunları, gönderildikleri kavimlere tebliğ etmekle, bildirmekle vazîfelidirler. Bu bakımdan peygamberlerin ilmi, ledünnî ilminden üstündür."

Seyyid Abdülhakîm Arvasi ise, şunları ifâde etmektedir: "Emîr Sultan hazretleri, ledünnî ilme sâhipti. Bu ilim yetmiş iki derecedir. İlk derecesinde olan, bir ağaca bakınca yapraklarının sayısını, bir denize bakmakla damlalarının adedini, bir çöle bakınca kumlarının sayısını bilir." Kıyamet yaklaştıkça, insanlar dinden uzaklaşmaya başlamaktadır. Eskiden kerameti görülen evliya çoktu. Fakat dinden uzaklaştıkça evliya azaldı, kerametler görülmez oldu. Ledün ilmi unutuldu. Sapıklar çoğaldı, keramet inkâr edilmeye başlandı. Kerametin hak olduğuna Kur’an-ı kerimden örnekler:

1- Hz. Süleyman, “Sebe Melikesinin tahtını bana kim getirebilir?” dedi. Cinlerden bir ifrit: “Sen yerinden kalkmadan önce, onu getiririm, buna gücüm yeter” dedi. İlmi ledün [ilmi batın] sahibi olan vezir Asaf bin Berhiya ise, “Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm” dedi ve bir anda getirdi. (Neml 38-40) [Vezir de, cin de peygamber değildi. Vezir bu işi kerametle yapmıştı. Cin müslüman ise kerametle, kâfir ise sihirle yapacaktı.]

2- Hz. Meryem peygamber değildi. Kocasız çocuk doğurdu. Hz. Meryem mabette yaşar, yiyecekleri, kerametle hep yanında hazır olurdu. Kur’an-ı kerimde, (Hurma dalını kendine doğru silkele, taze hurma dökülsün.) buyuruldu. (Meryem 24) Hz. Zekeriya, Hz. Meryem’in yanında taze meyve ve yiyecekleri görünce hayret ederdi. İşte âyet-i kerime meali: (Rabbi Meryem’e hüsnü kabul gösterdi; onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriya, onun yanına, mâbede her girişinde orada bir rızık görür, “Ey Meryem, bunlar sana nereden geliyor?” der; o da: Bunlar, Allah tarafından” diye cevap verirdi.) [Ali imran 37]

3- Eshâb-ı Kehf’in kerameti de meşhurdur. Eshab-ı kehf, yiyip içmeden, bir zarara uğramadan 309 yıl uykuda kaldıktan sonra uyanmışlardır. Kur’an-ı kerimde, (İşte bu, Allahın kudretini gösteren delillerden biridir. Uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırdın.) buyuruluyor. (Kehf 17, 18)

4- Hz. Musa’nın yanındaki gencin çantasındaki balık canlanıp suya gitmiştir: (Her ikisi, iki denizin birleştiği yere varınca balık şaşılacak şekilde denize gitmişti.) [Kehf 61- 63]

5- Kehf suresinin 63. âyetinden itibaren Hz. Musa ile ledün ilmi’ne sahip bir zatın kıssası anlatılır. Özetle şöyledir: (İkisi, [Hz. Musa ile bir genç] kendisine ilim verdiğimiz birini buldular. Musa ona, “Sana öğretileni [ledün ilmini] bana da öğretir misin?” dedi. O zat da: “Sen benim yaptıklarıma dayanamazsın” dedi. Sonra o zat, bindikleri gemiyi deldi. Hz. Musa, “Gemiyi içindekileri boğmak için mi deldin” dedi. Daha sonra, bir erkek çocuğunu öldürdü. Hz. Musa, “Masumu öldürdün, pek kötü bir şey yaptın” dedi.) Günahsız çocuğu öldürmek elbette çok büyük günahtır. Ama bunu yapan zat, kerametle biliyordu ki o çocuk, büyüyünce zâlim biri olacaktı. Onun yerine iyi bir çocuk verilmesi de istenmişti. Hz. Musa’ya “Ben sana, yaptığım işlere dayanamazsın demedim mi?” dedi. Demek ki o zat, Hz. Musa’nın dayanamayacağını da kerametle biliyordu. Hz. Musa’nın arkadaşı duvarları [kerametle] doğrultuverdi. O zat, Hz. Musa’ya bu işlerin hikmetini açıkladı. (Kehf 63-81) [Hz. Musa’nın arkadaşının [Hızır’ın] sahip olduğu ilme ilmi ledün deniyor. Bu ilmi ancak tasavvuf sahibi, keramet ehli evliya bilir, mezhepsizler bilmez.] Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: (İlmi ledün, sırrı ilahidir. Allah, onu salihlerden dilediğinin kalbine koyar.) [Deylemî]

İLM-İ LEDÜN

Türkçe'de kat, huzur, nezd sözcükleriyle karşılamaya çalıştığımız, bir mânâda "ınde" lafzının da müteradifi sayılan "ledün" kelimesi, "ilm-i ledün" şeklinde izafetle kullanılınca; gayb ilmi, esrar ilmi, Allah tarafından insanın gönlüne atılan ilâhî bilgi ve içe doğan hakikatlar mânâsına gelir. Başta, umum Enbiyâ ve Mürselîn olmak üzere, bütün evliyâ, asfiyâ, ebrâr ve mukarrebînin - bir başka zaman teker teker bu kelimelerin ne mânâya geldiklerini ifade etmeye çalışacağız - ilimleri, Cenab-ı Hak tarafından vahiy ve ilham ünvanıyla gönüllere ilkâ edilmiş bilgi ve marifet olması itibarıyla, hemen hepsi de bir çeşit ilm-i ledün sayılır. Hususiyle de, "ekrabu'l-mukarrebîn" olan İlm-i Ledün Sultanı'nın hem gayb-ı mutlak hem de gayb-ı mukayyetle alâkalı her türlü bilgi ve marifeti - bununla, gayb ilmi, esrar ilmi ve vicdan kültürünü kastediyoruz - ilm-i ledün nev'indendir ve O Ferîd-i Kevn ü Zaman, Süleyman Çelebi'nin:

Bu gelen İlm-i Ledün Sultanı'dır,
Bu gelen tevhid-i irfan kânıdır.

mısralarıyla seslendirdiği gibi, bu gizli ilmin tam bir hazinedârı ve bu hususî irfan havzının da bir marifet kahramanıdır. Ne var ki, böyle özel bir mazhariyet, bütün evliyâ ve enbiyâ, bütün asfiyâ ve mürselîn için her zaman söz konusu olmayabilir. Zira, ilm-i ledün, ilâhî feyz yoluyla, hususî bir kısım kimselerin kalbine atılan özel bir bilgi ve marifettir..ve böyleleriyle aynı ufku paylaşmayanların ondan anlamaları da mümkün değildir.

İlm-i ledün, her zaman zahirî şer'e muvafık olmayabilir. Bu gibi durumlarda meşhûdâtlarını "usûlü'd-dîn" prensipleriyle tashihe tabi tutmayanlar, bazen yanılabilecekleri gibi, kendilerine tâbi olanları da yanıltabilirler. Keşf ve ilhamlarını muhkemâta göre tesbit edenler ise her zaman, berzahî ufuklarıyla mülk ve melekûtu birden görür.. dünya ve ukbâyı bir vahidin iki yüzü gibi müşahede eder.. ve tilmizlerine gayb u şehadet âleminin vâridâtından ne kevserler ne kevserler sunarlar.!

Kur'an-ı Kerim, Kehf Sûresi'nde bu mazhariyeti hâiz, Allah'ın has bir kulundan bahsederken - Sünnet-i Sahiha bunun Hızır olduğunu söyler - "Orada bizim seçkin kullarımızdan, has bir abdimizi buldular ki, Biz onu nezdimizden hususî bir merhametle şereflendirerek kendisine (ilâhî esrar) ilmi öğretmiştik." (Kehf/18:65) şeklinde bir açıklamada bulunur. Tasavvuf erbabına göre işte bu ilim, ilm-i ledündür.. ve Hazreti Musa gibi "ülü'l-azm" enbiyâdan birisi, temelde, ilâhî bilgilerde tam metbû olmasına rağmen, münhasıran ilm-i ledün çerçevesinin belli bir motifinde Hazreti Hızır'a tâbi olarak o ilmin ihata alanını görmeye çalışmıştır. Sahîh-i Buhari'de bu farkı ortaya koyan şöyle bir rivayet vardır: Hızır, Hazreti Musa'ya "Yâ Musa, ben, Allah'ın bana öğrettiği öyle hususî bir ilme mazharım ki, sen onu bilemezsin; sen de öyle bir ilimle serfirazsın ki, ben de onu bilemem" der.

Evet, ilm-i ledün, umuma ait bir ilim olmaktan daha çok, hususî bazı kimselere Cenabı Hak'kın özel bir ihsanıdır ve onların dışındakiler her ne kadar değişik konularda daha fazla malûmat sahibi olsalar da, bu mevzuda ilm-i ledün erbabının gerisinde sayılırlar. Zira bu ilim - liyâkat, istidat, Allah'a yakınlık.. gibi hususların şart-ı adî planında vesilelikleri mahfuz - tamamen Allah'ın bir atâ tecellisidir ve kat'iyen kesbî de değildir. Bu itibarla da onun, ne okumayla, ne araştırmayla ne de daha değişik yollarla elde edilmesi söz konusudur. Evet o, Bu tamamen Allah'ın dilediğine tahsis buyuracağı bir lütuftur ve Allah, en büyük lütf ve ihsan sahibidir." (Cuma/62:4) fehvasınca hususî bir tecellinin unvanıdır.

Ne var ki, böyle bir irfan, insanlar nazarında, ne kadar cazip, parlak, büyüleyici ve ilâhî esrara açık olsa da, yine de enbiyâ-i izâmın mazhar bulundukları ilimler ondan kat kat yüksektir, objektiftir, herkese açıktır ve insanların dünyevî-uhrevî saadetlerinin de teminatıdır. Bu iki ilim arasındaki farklılığı şu şekilde vaz' etmek de mümkündür:

Hazret-i Musa'nın ilmi, insanların dünyevî hayatlarını tanzim ve uhrevî saadetlerini temine matuf bir "ilm-i şeriat", Hızır'ın ilmi, gayb ve esrarla alâkalı ledünnî bir mevhibe; Hazreti Musa'nın ilmi, insanlar arasında nizam ve asayişi teminle alâkalı ahkâm ve kazaya müteallik, Hızır'ın malûmatı ise sadece melekût eksenli bir kısım vâridattan ibarettir ki, buna "ilm-i ledünn-ü sırf" dendiği gibi "ilm-i hakikat" , "ilm-i bâtın" da denegelmiştir.. ve bu ilim, aynı zamanda ilâhî esrarın da en önemli kaynağıdır. Bir zat, bu mülâhazayı ifade sadedinde şöyle der:

Bakma ey hâce ilm-i kîl ü kâle,
Esrar-ı Hak'kı ilm-i ledünde ara..!

Bu itibarla da, ilm-i ledünle cehd ve gayret arasında bazı münasebetler söz konusu olsa da, temelde onun, talim ve taallümle doğrudan bir alâkasının olmadığı açıktır. Zira bu ilim, Cenab-ı Hak tarafından mahz-ı mevhibe olarak, bazı temiz gönüllerde bir kuvve-i kudsiye şeklinde tecelli etmektedir ve aynı zamanda bu tecelli, terakki sistemi içinde değil de tedellî çerçevesinde vukû bulmaktadır: Evet bu ilim, eserden eser sahibine, vücuttan vicdana akseden bir marifettir.. ve her şekliyle de keşf ve ilham kaynaklıdır. Ne var ki, böyle bir ilham bazen, farklı derecelerde tecelli ettiği gibi, seyr-i rûhânîsini Hazreti Rûh-u Seyyidi'l-Enam'ın vesayetinde sürdürmeyenler için, bir kısım şeytanî vesvese ve nefsanî hevâcisle iltibası da söz konusudur.

İlham, ilm-i ledünnün en önemli kaynağıdır ve hususî mânâsıyla olmasa da, ilm-i ilâhînin tecellileriyle alâkalı en geniş bir alanı işgal eder. İlham, insanın ihtiyarı dışında, onun gönlüne bir mevhibe olarak
tecelli edince ona "hâtır" denir. Ancak, bazen böyle bir hâtır veya ihtara, Hak'tan geldiği kendi karîneleriyle kat'î değilse, şeytanın belli şeyler bulaştırması da söz konusu olabilir. Kendi karineleriyle Hak'tan geldiği muhakkak olan bir ilhama rahatlıkla ilm-i ledün diyebiliriz. Böyle bir esintinin Hazreti "İlim"den geldiğinin en önemli emaresi, bu türlü vâridâtın Kitap ve Sünnet'e muvafakatıdır. Bu iki asılla test edilip de doğru çıkmayan hâtır veya sûfîlerin sıkça kullandıkları bir kelimeyle ifade edecek olursak, havâtırın, nefsin hevâcisinden ve şeytanın vesveselerinden olması ihtimalden uzak değildir. İşte, böyle bir ihtimalin bahis mevzu olmadığı bir hâtırın Hazret-i İlim'in tecellilerinden bir feyiz olduğunda şüphe yoktur.

Aksine, şeytanî vesveselerin bulaşmış olması muhtemel bulunan havâtır, şeytanî; içinde nefsin hazlarının duyulup hissedileni de "heces" veya hevâcis-i nefsanîdir ki, böyle bir aldatılma alanına itilen sâlik, hemen Cenabı Hak'ka teveccüh edip, durumunu, şeriatın muhkemâtına göre yeniden ince bir ayara tabi tutması gerekir.

Sûfiye, Hak tarafından gelip kalbde yankılanan hitaba "hâtır-ı Hak", melekten geldiği bilinene "hâtır-ı melek", nefis ve şeytan tarafından esip rûhu saran manevî şerarelere de "hevâcis" veya "şeytanî vesveseler" diyegelmişlerdir ki, bunların arasını tefrik edebilme biraz da "usûlü'd-din" ve "Sünnet-i Seniye" mizanlarını bilmeye vabestedir. Zira, bu türlü havâtırın bazıları şer'î prensiplerle test edilerek anlaşılsa da, bazıları, zahiren dinin temel kaidelerine muhalif olmamakla beraber, çok sinsi bir kısım şeytanî gaye, emel ve maksatlara bağlı cereyan edebilir ki, onu da bu işin erbabından başkasının ayırt edebilmesi oldukça zordur.

Nefis ve onun hevâcisi, şeytan ve onun da vesveseleri ilm-i ledün konusunun dışında epistemolojik meseleler olduğundan şimdilik onları geçiyoruz.
Namaz sonrası yapılan tesbihat (tesbih çekmek)

Namazı bitirdikten sonraki tesbihat şöyle yapılır;

"Allahumme entesselamu ve minkesselam, tebarekte ya zel celali vel ikram." denilir.

"Alâ Rasulina salavat" Anlamı:

"Peygamberimiz üzerine salavat" (getirin) anlamında söylenir.

"Subhanallahi vel hamdu lillahi ve la ilahe illellahu vallahu ekber. Ve la havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim." Anlamı:

"Allahı bütün noksan sıfatlardan tanzih eder, kemal sıfatlarla muttasıf olduğunu kabul ederim. Bütün hamd ve şükürler Allah'adır. Allah'tan başka hiç bir ilah yoktur. İhtiyaçları gideren ve zararları yok eden yalnız yüce ve güçlü olan Allah'tır."

Ayet el Kürsi okunur.

Allahü lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm. Lâ te'huzühû sinetün ve lâ nevm. Lehû mâ fis-semâvâti vemâ fil erd. Menzellezî yeşfeu indehû illâ biiznihi. ya'lemü mâ beyne eydîhim vemâ halfehüm velâ yühîtûne bişey'in min ilmihî illâ bimâ şâe vesia kürsiyyühüssemâvâti vel erd. Velâ yeûdühü hıfzuhumâ ve hüvel aliyyül azîm.

Anlamı: "Allah, O'ndan başka ilah yoktur; O, hayydir, kayyumdur. Kendisine ne uyku gelir ne de uyuklama. Göklerde ve yerdekilerin hepsi o'nundur. İzni olmadan O'nun katında kim şefaat edebilir? O, kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını bilir. (O'na hiçbir şey gizli kalmaz.) O'nun bildirdiklerinin dışında insanlar O'nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. O'nun kürsüsü gökleri ve yeri içine alır, onları koruyup gözetmek kendisine zor gelmez. O, yücedir, büyüktür."

"Ve hüvel aliyyül aziymizül celali subhanellah." 33 defa Sübhanalah:

Allah noksanlardan uzaktır, kemal sıfatlarla muttasıf (sıfatlanmış) tır.

"Subhanel bagiy daime nil hamdülillah." 33 defa Elhamdülillah: Hamd (şükür) Allah'adır

"Rabbil alemiyne teala şanuhu allahu ekber." 33 defa Allahu ekber: Allah en büyüktür.

"Lâ ilâhe illâllahü vahdehû lâ şerike leh. Lehü`l-mülkü ve lehü`l-hamdü ve hüve alâ külli şey`in kadîr"

"Allah Teala'dan başka ilah yoktur, tek ilah sadece odur, ortağı da yoktur. Bütün mülk ona aittir. Bütün hamdü senalar onadır. Her şeye kadirdir."

"Allahümmehşürna fi zümretis salihin" Anlamı: Bizi mahşerde salihler topluluğu ile yargıla.

Burada dua edilir.

"El Fatiha" denilir ve Fatiha suresi okunur. Böylece tesbihat sonra erer.

KIM EZANI ISITTIGI ZAMAN

“Allâhümme Rabbe hâzihi’d-da’veti’t tâmmeti ves-salâtil-kaaimeti âti Muhammedeni’l-vesîlete vel-fazîlete veb’ashü mekaamen mahmûdenillezî veadtehû, inneke lâ tuhlifü’l-mîâd.”

DERSE KIYAMET GÜNÜ SEFEATIM ONA VACIB OLUR

Manası:

“Allâh’ım! Ey bu dâvetin ve kılınmak üzere bulunan namazın Rabbi. Peygamberimiz Hazreti Muhammed’e (s.a.v.) vesîleyi ve fazileti ver. Onu kendisine va’d buyurmuş olduğun “Makâm-ı Mahmûd”a eriştir. Şüphe yok ki Sen va’dinden dönmezsin.”


EZAN OKUYANIN VE DİNLEYENİN DİKKAT EDECEĞİ HUSUSLAR


EZAN OKUYANIN VE DİNLEYENİN DİKKAT EDECEĞİ HUSUSLAR

Ezan okuyanın dikkat edeceği hususların yanında dinleyenin de uyması gereken hususlar vardır:

I) Ezan okunurken konuşulmaz. Hattâ Kur’ân-ı Kerîm okuyan bir kişi ezan başladığında okumayı bırakıp ezanı dinler.

2) Ezan’ı dinleyen müslüman, müezzinin okuduğu ezanı tekrar eder ve böylece o da ezan okunmuş olur. “Hayya ala’ssalâh” ve “Hayya alalfelâh” cümlelerinde “lâ havle velâ kuvvete illâ billâh (Allah’tan başka hiçbir güç ve kuvvet kaynağı yoktur)” der. Sabah ezan’ında müezzinin “essalâtü hayrün mine’n-nevm” cümlesine “sadakte ve berirte (doğru söylüyorsun)” diye karşılık vermesi sünnettir.

3) Ezanı işiten kişi cünüp de olsa yukarıdaki yükümlülükleri yerine getirir. Ancak hayızlı ve nifaslı olan kadınlar bunun dışındadır.

4) Ezanın bitiminde dinleyen kişi ezan duasını okur.

“Allahumma Rabbe hezihi’d-da’ vati’t-tamme ve’s-salati’l-kâime âti seyyidina Muhammeden el-vesilete ve’l-fazilete ve’b-ashû makamen mahmuden ellezi vaadtehu inneke la tuhlifu’lmi’ad. “

“Ey bu üstün çağrının ve hazır namazın Rabbi olan Allahım! Muhammed ‘e vesileyi, fazileti ve yüksek dereceyi ihsan et. Onu kendisine vadetmiş olduğun övülmüş makama eriştir. Zira sen vaadinden dönmezsin “

Bunların dışında ezan hakkında şu hususları belirtelim:

Cuma namazında bir dış bir de iç ezan okunur diğer namazlarda her vakit için bir defa ezan okunur.

Ezan ile kametin arasını biraz uzatmak gerekir ki namaza geç kalanlar cemâate yetişebilsin.

Caminin dışında bir yerde de ezan okunabilir, ikamet getirilerek cemâatle namaz kılınabilir.

Kaza namazları için de ezan okunabilir, ikamet getirilebilir. Bayram, Vitir, teravih ve cenaze namazları için ezan okunmaz.

Ezan Vacib derecesinde sünneti müekkeddir.


Kabir sualleri

Rabbin kim?
CEVAP
Allahü teâlâ.

Dinin nedir?
CEVAP
İslâm dini.

Hangi Peygamberin ümmetindensin?
CEVAP
Muhammed aleyhisselamın.

Kitabın nedir?
CEVAP
Kur'an-ı kerim.

Kıblen neresidir?
CEVAP
Kâbe-i muazzama.

İtikadda mezhebin nedir?
CEVAP
Ehl-i sünnet vel cemaat.

Amelde mezhebin nedir?
CEVAP
4 mezhepten hangisi ise, mesela Hanefi, Maliki, Şafii ve Hanbeli’den biri söylenir.

Ayrıca aşağıdaki esasları da bilmek lazımdır:

Kimin zürriyetindensin?
CEVAP
Âdem aleyhisselamın.

Kimin milletindensin?
CEVAP
İbrahim aleyhisselamın.

İman nedir? Amentü’nün esasları nelerdir?
CEVAP
İman, Muhammed aleyhisselamın Allahü teâlâ tarafından getirdiği emir ve yasaklara inanmak ve inandığını dil ile söylemek demektir.

İman, Amentü’de bildirilen altı esasa inanmak ve Allahü teâlâ tarafından bildirilen emir ve yasakların tamamını kabul etmek ve beğenmektir.

Amentü şöyledir:
Âmentü billahi ve melaiketihi ve kütübihi ve rüsülihi vel yevmil ahiri ve bilkaderi hayrihi ve şerrihi minallahi teâlâ vel ba'sü ba'del mevti hakkun. Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resülühü.

[Yani, Allah’a, meleklerine, gönderdiği kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna, öldükten sonra dirilmeye inanıyorum. Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed aleyhisselamın da Allah’ın kulu ve son Peygamberi olduğuna şehadet ediyorum.]

İslam’ın şartları nelerdir?
CEVAP
Şunlardır:
1- Kelime-i şehadet getirmek
Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulühü demek. Manası şudur:
(Ben şehadet ederim ki, [Yani görmüş gibi bilirim ve bildiririm ki] Allah’tan başka ilah yoktur. Ve yine şehadet ederim ki, Muhammed aleyhisselam Onun kulu ve resulüdür.)
Resulullaha inanmak demek, Onun bildirdiklerinin tamamını kabul etmek, inanmak ve hepsini beğenmek demektir.
2- Namaz kılmak
3- Zekât vermek
4- Oruç tutmak
5- Hac etmek

Allahü teâlânın sıfatları nelerdir?
CEVAP
Allahü teâlânın Sıfat-ı zatiyye’si altıdır:
1- Vücûd
2- Kıdem
3- Bekâ
4- Vahdaniyyet
5- Muhalefetün-lilhavadis
6- Kıyâm bi-nefsihi

Allahü teâlânın Sıfat-ı sübûtiyye’si sekizdir:
1- Hayat
2-
İlm
3-
Sem’
4-
Basar
5-
İrade
6-
Kudret
7-
Kelam
8-
Tekvîn
Canlar nasıl alınır?

Dünyanın çeşitli yerlerinde, binlerce, hatta milyonlarca insan, trafik kazası, deprem, savaş gibi sebeplerle aynı anda ölüyor. Ölüm meleği bir anda bunların canını nasıl alır?

CEVAP
Azrail aleyhisselamın kudretinden şüphe etmek, Allahü teâlânın kudretinden şüphe etmeye kadar gidebilir. Allahü teâlânın kudretinin büyüklüğünü bilen kimse, sebebini bilmese de, İslam’a teslim olup, Allah’ın her şeye gücü yetebileceğine inanması gerekir.

Bugün bir düğme ile bir veya birkaç şehrin bütün elektrikleri aynı anda söndürülebilmektedir. Ölüm meleği de ruhları bundan daha tez almaktadır.

İbrahim aleyhisselam, ölüm meleğine sual etti ki:
- Ey ölüm meleği, eceli gelen insanların bir kısmı doğuda, bir kısmı batıda olsa yahut kuzeyde ve güneyde aynı anda zelzele olup ölseler yahut da dünyanın çeşitli yerlerinde savaş olsa, aynı anda binlerce, milyonlarca insan ölse, aynı anda bunların hepsinin ruhlarını nasıl alıyorsun?

Ölüm meleği cevap verdi:
- Allah’ın izniyle onların ruhlarını çağırırım, derhal avucumun içinde oluverirler.

Süleyman aleyhisselam, ölüm meleğine sual etti:
- İnsanların ruhlarını kimini genç yaşta, kimini bebekken, kimini ihtiyarlayınca alıyorsun. Ruhları almada ölçün nedir?

Ölüm meleği dedi ki:
- Bana eceli gelenlerin listesi verilir. Ben verilen listeyi tatbik ederim. Başka işe karışmam.

Ölüm meleği gelip, Süleyman aleyhisselamın yanında oturan bir kimseye dikkatli bakmaya başladı. Sonra çıkıp gitti. O zat, Süleyman aleyhisselama sual etti:
- Kimdi o bana öyle can alacak gibi bakan?
- Ölüm meleğiydi.
- Beni onun pençesinden kurtar! Rüzgâra emret, beni Hindistan’a götürsün!

O zatın bu isteği derhal yerine getirildi. Ölüm meleği ikinci defa Süleyman aleyhisselamın yanına gelince, Hazret-i Süleyman sual etti:
- Geçen gelişinde yanımdaki zata niçin öyle bakmıştın?
- Şimdi onun ruhunu alıp geldim. Bana onun ruhunu Hindistan’da almam emredilmişti. Ömrü biterken, hâlâ burada bulunduğu için öyle bakmıştım.
Ölüm alameti
Bir kimsenin öldüğü nasıl anlaşılır? Ölünce, ne yapmak gerekir?

EVAP
Sertleşme, soğuma ve kokma, ölüm alametidir. Soluğun kesilmesi, ağzına tutulan aynanın buğulanmamasıyla; kalbin durduğu, nabızla anlaşılır. Ölüm anlaşılınca, gözlerini kapamak ve çenesini bağlamak sünnettir. Çenesi, geniş bezle başı üstüne bağlanır. Gözlerini kaparken, (Bismillahi ve alâ milleti Resulullah. Allahümme yessir aleyhi emrehü ve sehhel aleyhi mâ ba’dehu ve üs’ıd’hü bilikâike, Vec’al mâ harece’yhi hayran mimmâ harece anh) duasını okumak sünnettir.

Manası, (Allah’ın adıyla ve Resulullahın dini üzere, yâ Rabbi bunun işini kolaylaştır! Sonunu âsan eyle! Sana kavuşmakla kendisini bahtiyar kıl! Varacağı yeri, çıktığı yerden daha hayırlı eyle) demektir.

Soğumadan önce, el parmaklarını, dirseklerini, dizlerini açıp kapayıp, kollarını ve bacaklarını düz bırakmak sünnettir. Böylece, yıkaması ve kefene sarması kolay olur.

Soğumadan önce, elbisesi çıkarılıp, geniş, hafif bir çarşafla örtülür. Çarşafın bir ucu başının altına, diğer ucu ayakları altına sokulur. Karnı üzerine, çarşafın üstüne veya altına, bir bıçak, demir gibi bir ağırlık konup, şişmesi önlenir.
İmanla ölmek için
İmanla ölmek için neler gerekir?

CEVAP
İmanla ölmek için, doğru iman sahibi olmaya, salih ameller yapıp, salih arkadaşlar edinmeye çalışmak gerekir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(İman; Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe, [yani Kıyamete, Cennete, Cehenneme, hesaba, mizana], kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna, ölüme, öldükten sonra dirilmeye, inanmaktır. Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim Onun kulu ve resulü olduğuma şehadet etmektir.) [Buhari, Müslim, Nesai]

(Kulun Kıyamet günü ilk hesaba çekileceği ameli namazdır. Eğer o düzgün çıkarsa, diğer amelleri de düzgün olur. Eğer o bozuk çıkarsa diğer amelleri de bozuk olur.) [Taberani]

(“Sübhanallah” demek mizanın sevap kefesinin yarısını doldurur. “Elhamdülillah” demek ise tamamını doldurur. Tekbir getirmek gökle yer arasını doldurur.) [Tirmizi]

(Mizanda en ağır gelen şu beş kelimedir: "Sübhânallahi velhamdülillâhi velâ ilâhe illallahü vallâhü ekber" ve kendinden evvel ölen salih evlat sebebi ile beklediği ecirdir.) [Nesai]

(Yemin ederim ki, yer ve gök arasındakiler getirilse, mizanın bir kefesine konulsa."Lâ ilâhe illallah" ise diğer kefeye konulsa, muhakkak onlara ağır basar.) [Taberani]

(80 yaşına gelen Müslüman, mizana getirilmez, sorguya çekilmez ve kendisine hadi Cennete gir denir) [Ebu Nuaym]

(Cebrail aleyhisselam, haber getirdi ki: "Dilediğin kadar yaşa elbette öleceksin. İstediğini sev nihayet ondan ayrılacaksın. İstediğini yap nihayet onun hesabını vereceksin.") [Taberani]

(Herkes bir an bile birisi ile arkadaşlık etse, arkadaşlığının hesabını verecektir.) [İbni Cerir]
Ölüm acısını kimler duymaz?
Sual: Ölüm acısını herkes duyacak mıdır?

CEVAP
Ölüm acısı, dünya acılarının hepsinden daha acıdır. Bir kâfir, uyku hapı içerek veya narkozla her tarafı uyuşturulduktan sonra da ölse, çok şiddetli olan ölüm acısını duyar. Fakat salih mümin, kurşun yağmuruna tutulsa, bu acıyı duymaz. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Allahü teâlâya yemin ederim ki, ölüm meleğini görmek, bin kılıç darbesinden daha şiddetlidir. Yine Allahü teâlâya yemin ederim ki, mümin bir kulun her damarı ölüm acısını duymadıkça, canı çıkmaz.) [Ebu Nuaym]

(Şehid ölüm acısını duymaz.) [Beyheki]

(Şehid, öldürülmesinin acısını, ancak bir pirenin ısırması kadar duyar.) [Nesai]

Ölüm acısı 70 kere kılıçla doğranmaktan fazladır; ama Allahü teâlâ, sevdiği kullarına bu acıyı duyurmaz. Ölüm acısı, kabir azabı yanında hiç kalır. Kabir azabı mahşer azabı yanında hiçtir. Mahşer azabı da, Cehennem azabının yanında hiçtir. Salih mümin, ne ölüm acısını, ne kabir azabını, ne de Cehennem ateşini duymaz. Sırat, Cehennem üzerine kuruludur. Sırat köprüsünden herkes geçer. Bir hadis-i şerif meali:
(İyi kötü herkes [Cehennem üzerine kurulmuş Sırat’tan] geçer. Yalnız mümine, serin ve selamet olur. İbrahim aleyhisselama ateşin serin olduğu gibi. Öyle ki müminlerin soğukluğundan Cehennem, “Müminin nuru narımı söndürüyor” diye bağırır. Bundan sonra Allahü teâlâ, takva ehlini kurtarır; zalimleri ise orada yüzüstü bırakır.) [İbni Mace]

Salih mümin, ruhunu teslim edeceği vakit, rahmet meleklerini ve Resulullah efendimizi görüp, can verme acısını duymaz. Bu şaşılacak bir şey değildir. Nitekim Mısır kadınları, Yusuf aleyhisselamın güzelliğine hayran olup, kendilerini öyle unutmuşlardı ki, ellerini kestiklerinden haberleri bile olmamıştı.
Kabir azabı haktır
Kabir azabı gerçekten var mı?

CEVAP
Kabir azabının varlığını bildiren vesikalardan bazıları şöyledir:

İmam-ı a'zam hazretleri buyurdu ki:
Kur'an-ı kerimde (Onlar, sabah-akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı günde, "Firavun hanedanını azabın en çetinine sokun!" denilecek) buyuruldu. (Mümin 46)

Sabah-akşam görecekleri azap, Kıyametten öncedir. Âyetin devamında onların şiddetli azaba sokulacağı bildiriliyor. Birincisi kabir azabı, ikincisi ise Cehennem azabıdır. (El-Kavl-ül fasl)

İmam-ı Gazali hazretleri de, (Bu âyet-i kerime kabir azabını gösteriyor) buyurdu. (İhya)

Nuh suresinin, (Günahları yüzünden suda boğuldular, ardından da ateşe atıldılar) mealindeki 25. âyet-i kerimesinde geçen Feüdhılu kelimesindeki F harfi, hiç ara verilmediğini gösterir. Yani (Suda boğulduktan hemen sonra kabirdeki azaba maruz kaldılar) demektir. (El-Kavl-ül fasl)

Al-i imran suresinin, (Allah yolunda öldürülenleri [şehidleri] ölü sanmayın! Bilakis onlar diridir) mealindeki 169. âyet-i kerimesi de, kabir hayatını bildirmektedir. (El-Kavl-ül fasl)

İmam-ı Şarani hazretleri buyuruyor ki:
Taha suresinin 124. âyet-i kerimesindeki "Maişeten danken" kabir azabını bildiriyor. Çünkü hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Mümin kabrinde yemyeşil bir bahçe içindedir. Ayın ondördü gibi aydınlatılır. "Feinne lehü maişeten danken" âyeti, kâfirlerin kabirde görecekleri azabı bildirir. 99 tinnin kâfirleri kıyamete kadar kabrinde sokup azap eder.) [Tirmizi]

Tekasür suresinin 3. âyetindeki, bu övünmenizin kötü akıbetini "İleride bileceksiniz!" demek, "Ölürken" demektir. 4. âyetindeki "Yine ileride bileceksiniz" ise "Kabirde" demektir. (Celaleyn, Medarik, M.Tezkire-i Kurtubi)

Bekara suresinin, (Ölü iken sizi diriltti. Tekrar öldürecek ve tekrar diriltecek) mealindeki 28. âyetinde bildirilen, ikinci dirilme kabirde olacaktır. İmam-ı Nesefi de bu âyetin kabir azabı ve nimetine işaret ettiğini bildirmiştir. (Tefsiri Şeyhzade)

İmam-ı Nesefi hazretleri, Araf suresinin, (Orada yaşayıp, orada öleceksiniz, yine oradan dirilip çıkarılacaksınız) mealindeki 25. âyetindeki "Orada"dan maksat kabir hayatıdır. (Şeyhzade)

İmam-ı Nesefi buyurdu ki:
Casiye suresinin, (Allah sizi diriltir, sonra öldürür) mealindeki 26. âyetinde, diriltmenin kabirde olacağını bildiriyor. (Şeyhzade), Tevbe suresinin, (Onları iki defa azaba uğratacağız) mealindeki 101. âyetindeki azabın birisi kabir azabıdır. (Kadi Beydavi)

İmam-ı Süyuti hazretleri, "Kabir azabı" ile ilgili Şerhussudur isminde müstakil bir eser yazmıştır. Buhari ve Müslim ve diğer hadis kitaplarındaki kabir azabı ile ilgili hadis-i şerifleri nakletmiştir. Her hadis kitabında kabir azabı bildirilmektedir. Kabir azabını inkâr eden, bütün hadis kitaplarını inkâr etmiş olur.

Hazret-i Âişe validemiz, (Ya Resulallah, bu ümmet, kabirde azap görecek, benim gibi zayıfların hali ne olacak?) diye sual edince, Resulullah, İbrahim suresinin, (Allah, iman edenlere, dünya ve ahirette de sabit sözlerinde sebat ihsan eder) mealindeki 27. âyeti okudu. (Bezzar), Bu âyette, kabir hayatının hak olduğu, müminlere kavl-i sabit ihsan edildiği bildiriliyor. (Tefsir-i Celaleyn)

İslam âlimleri, kabir hayatının ahiret hayatından olduğunu, kabir azabının da ahiret azaplarından olduğunu bildirmişlerdir. (Mektubat-ı Rabbani)

Yukarıda âyet-i kerimelerle kabir azabının hak yani gerçek olduğunu bildirdik. Şimdi de kabir azabı ile ilgili hadis-i şeriflerden bazılarını bildiriyoruz. Peygamber efendimiz buyuruyor ki:

(Kabir azabı haktır.) [Buhari]

(Kabir ya Cennet bahçesi veya Cehennem çukurudur.) [Tirmizi]

(Kabir azabının çoğu, üzerine idrar sıçratmaktan olacaktır.) [İ.Mace, Nesai, Hakim, Dare Kutni]

(İdrardan sakının! Çünkü kabirde ilk hesap bundan olacaktır.) [Taberani]

(Allahü teâlâ, bazı kimseleri, insanların ihtiyaçlarını gidermek için yaratmıştır. İnsanlar, ihtiyaçları için onlara başvururlar. İşte bunlar, kabir azabından emindirler.) [Taberani]

(Şehid kabir azabından emindir.) [İbni Mace, Beyheki, imam-ı Ahmed]

(Dün gece rüyamda, bir kimseyi kabir sıkarken gördüm. Namazı gelip onu kabir azabından kurtardı.) [Hâkim]

(Cuma gecesi "Fâtiha" ve 15 kere "İzâ zülzilet" okuyarak iki rekât namaz kılan kabir azabından emin olur.) [Deylemi]

(Fisebilillah gözcü olarak vefat eden kabir azabı görmez.) [İ. Ahmed]

(Allah’ım, kabir azabından Sana sığınıyorum.) [Müslim, Nesai, Hâkim, Harâiti]

(Kabir azabından Allah’a sığınınız.) [Müslim, İ.Ahmed, İ.E.Şeybe]

(Gizleyebilseydiniz, kabir azabını işitmeniz için Allah’a dua ederdim.) [Müslim, İ. Ahmed, Nesai]

(Allah’a yemin ederim ki, 99 tinnin Kıyamete kadar, kâfire kabrinde azap eder.) [Ebu Ya’la, İbni Hibban, Tirmizi]

(Namaz kılmayanın kabri ateşle dolar. Gece-gündüz onu yakar. Bir tinnin, her namaz vaktinde onu sokar.) [Kurretül-uyun]
[Tinnin isimli yılan, dünya yılanı değildir. Kâfire ve günahkâra azap etmesi için Allah’ın yarattığı bir mahlûktur.]

Resulullah efendimiz, iki kabir yanında durup, (Bunlardan biri idrar sıçramasından sakınmadığı için, diğeri ise, Müslümanlar arasında söz taşıdığı için, kabir azabı çekiyorlar) buyurdu. (İbni Mace)

Eshab-ı kiramdan Ya’la bin Mürre hazretleri, bir kabirde azap olduğunu işitip, Resulullah efendimize haber verdi. Peygamber efendimiz de, (Ben de işittim. Söz taşıdığı ve üzerine idrar sıçrattığı için, azap yapılmaktadır) buyurdu. (Beyheki)

Peygamber efendimiz, iki kabrin yanına gelince, bir hurma dalı getirilmesini emretti. Hurma dalını ikiye kırıp, yarısını bir kabre, yarısını da diğer kabrin üstüne koyup, (Bu dal yaş kaldığı sürece azapları hafifler. Bunlar gıybet ve idrardan dolayı azap görmektedir) buyurdu. (İ.Mace)

(Dört kişinin, çektikleri şiddetli azaptan dolayı, Cehennemdekiler rahatsız olur. Bunlardan biri, ateşten kapalı bir tabut içinde, biri bağırsaklarını sürür, biri de kan ve irin kusar, öteki ise kendi etini yer. Tabuttaki, borçlu olarak ölmüştür, üzerinde kul borcu vardır. [Geriye mal da bırakmadığı için borcu ödenmemiştir.] Bağırsakları sürünen, idrardan sakınmamıştır. İrin ve kan kusan, müstehcen konuşmuştur. Kendi etini yiyen de, gıybet ve koğuculuk etmiştir.) [Taberani]

Peygamber efendimiz bir cenazede, (Ya rabbi bunu kabir azabından koru) diye dua etmiştir. (Müslim, Nesai, Tirmizi)

Ehl-i sünnetin ve hanefi mezhebinin reisi olan imam-ı a'zam hazretleri buyurdu ki:
(Kabirde ruhun cesede iadesi, kâfirleri ve bazı günahkâr Müslümanları kabrin sıkması ve azap edilmesi haktır.) [Kavl-ül fasl

İslam âlimlerinin en büyüklerinden olan imam-ı Rabbani hazretleri, (Kabrin bedeni sıkması vardır) buyurdu. (Mektubat-ı Rabbani 3/17)

Yine İslam âlimlerinin en büyüklerinden olan imam-ı Gazali hazretleri de, (Kabir azabı ruha ve cesede birlikte olacaktır) buyuruyor. (İhya-i ulümiddin)

Karada ve denizde ölene de sual sorulur. Bu da ruhun bedene iade edilmesinden sonra olur. [Nuhbet-ül-leâli s.116, Bidaye s.91]

Ruh ve beden beraber günah işledikleri için, kabir azabı da, her ikisine birden yapılacaktır. (El-Müstened)

İmam-ı Süyuti hazretleri (Şerh-us-Sudur), Abdurrahman ibni Receb Hanbeli hazretleri (Ehvâl-ül-kubur) kitabında, İmam-ı Şarani hazretleri Tezkire-i Kurtubi Muhtasarı'nda bildiriyor ki:
Eshab-ı kiramdan Abdullah bin Ömer hazretleri, (Yerden boynu zincirli birinin çıktığını, bir adamın bunu dövdüğünü, zincirli adamın yerde kaybolduğunu, böylece toprağa girip çıktığını gördüm) dedi. Resulullah efendimiz, bu zata, (O gördüğün kimse, Ebu Cehil'dir, kıyamete kadar kabrinde böyle azap çeker) buyurdu. (Taberani)

Özetini aldığımız hadis-i şerifin metninde Ebu Cehil'in İbni Ömer hazretlerinden su istediği de yazılıdır. Demek ki, Ebu Cehil'in sadece ruhuna değil, bedenine de azap yapılmaktadır. Cehennemde de, çürüyen vücut yerine yeni bir vücut yaratılacak, Cehennemdekilerin böylece hem ruh, hem de bedenleri azap görecektir. Azabı gören ve çürüyen beden değildir. Ruhun tasarrufu altında olan beden azap görecektir.

İmam-ı Süyuti hazretleri buyuruyor ki:
Her ölünün ruhu, cesedine, bilmediğimiz bir halde bağlıdır. Ruhların kendi cesetlerine tesir ve tasarruf etmelerine ve kabirde bulunmalarına izin verilmiştir. Ölü kabirde çürüse de, ruhun bedenle olan bağlılığı bozulmaz. (El-mütekaddim)

Günahları ikisi birlikte işlediği için, yalnız ruha azap yapılması, hikmete ve ilahi adalete uygun değildir. Beden kabirde çürüse de, Allahü teâlânın ilminde vardır. Allahü teâlâ, ölüleri diriltmeye gücü yettiği gibi, bedene de azap yapmaya gücü yeter. Allahü teâlâ her şeye kadirdir, Onun kudretinden şüphe eden kâfirdir. (M. Nasihat)

Yanıp ölene kabir azabı
Günümüzde aklını dinde ölçü kabul eden bazı kimseler, yanarak ölene kabir suali ve kabir azabı olamaz sanıyor.

Mumyalanıp hep dışarıda kalan yahut hiç defnedilmdeyen ölüye ve yanıp kül olan kimselere de kabir suali olur. (Sirac-ül-vehhac ve Camiussagir şerhi)

Meşhur Emali şerhinde de, (Bir kimse kurtlar tarafından parçalanıp yense, yahut ateşte yansa, denizde çürüse, kabir suali olur, kabir azabına veya kabir nimetine kavuşur) buyuruldu.

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Kabir azabı, ahiret azaplarındandır. Dünya azabına benzemediği gibi, rüyada görülen azaba da benzemez. Böyle sanmak, kabir azabını bilmemekten ileri gelir. Kabir azabına inanmayan bid'at sahibi olur. (Hakkında hadis-i şerif olsa da, olmasa da, kabir azabına inanmam, akıl ve tecrübe bunu kabul etmez) diyen kâfir olur. (Mektubat-ı Rabbani 3/17- 31)

Aklın almadığı şeyleri akılla çözmeye kalkışmak çok yanlıştır.
Akıl, göz gibi, din bilgileri de ışık gibidir. Göz, ışık olmadıkça, karanlıkta görmez. Göz, karanlıkta görmediği şeylere "Yok" diyemez. Akıl da, maneviyatı, fizik-ötesini anlayamaz. Aklımızdan faydalanmamız için Allahü teâlâ, din ışığını gönderdi. Göz, ışık olmadan karanlıkta cisimleri göremediği gibi, din bilgileri olmadan da akıl, manevi şeyleri anlayamaz. O halde akıl, din ışığı ile ancak manevi şeyleri anlayabilir.

Ölen kimse acı duyar
Amerika’daki vahşilerin, oklarının uçlarına sürdükleri, "Kürar" ismindeki zehir, sinirlerin uçlarını felce uğratır. Adale hareket edemez. Ağrı yapmadığından insan zehirlendiğini anlamaz. Elini, ayağını oynatamaz, yere yıkılır, taş gibi kalır. Görür ve işitir ise de, gözünü kırpamaz, dilini oynatıp bağıramaz. Kabir azabı da buna benzetilebilir. Ölü, acı duyar, fakat kıpırdayamaz.

İnsan, ruhu sayesinde ayakta durur. Aklı, düşüncesi, ruhu sayesinde vardır. İnsanın vücudu, bir marangozun aletleri gibidir. İnsan ölünce, aletleri olmadığından, ruh bu aletlerle bir iş yapamaz. Ancak yine de, ruh ölü olmadığı için gider gelir, insanları tanır. Hatta evliyanın ruhları insanlara yardım eder. Bu yardım etmesi dünyadaki bedenindeki aletlerle değildir. Allahü teâlâ, ruhlara aletsiz de iş yapma özelliğini vermiştir. Vefat eden Hızır aleyhisselamın ruhu çok kimseye çeşitli yardım yapmaktadır.

Bir kimseye, başkasının bütün organları takılsa, o insanın aklında, düşüncesinde değişiklik olmaz. Marangozun eski aletleri yerine, yeni aletleri gelmiş demektir. Alet değişmekle, marangozdaki bilgi, kabiliyet değişmez. Kesmeyen bir testere yerine, iyi kesen bir testere gelirse, daha kolay iş yapar.

İnsan ruhu sayesinde vardır
Görmeyen gözün yerine sağlam göz takılırsa görür. Kanı, kalbi, beyni de değişse, yine düşünceye tesir etmez. Sağlam organ takılmışsa, daha kolay iş görür. Çünkü insan, ruh demektir.

Bir insan yanmakla yok olmaz. Sadece aletleri elinden alınmış olur. Ahirette ona yeni aletler verilir. Mümin ise Cennete, kâfir ise Cehenneme gider. Ruh, kendisine verilen vücut sayesinde, ya nimete kavuşur veya azaba maruz kalır.

Ruhun mahiyetini bilmeyen veya Allah’ın kudretinden şüphe eden kimse, insan yanınca yok olduğunu, kabir suali ve kabir azabının olmadığını zanneder. Hâlbuki kabir azabının olduğunu dinimiz açıkça bildiriyor. Bu konudaki âyet-i kerime ve hadis-i şerifleri yukarıda bildirdik.

Yargısız infaz mı?
Sual: Bazıları, (Kıyametten önce azap yoktur. Ahirette günahlar sevaplar belli olmadan, suçlar meydana çıkmadan kabirde azap çektirmek, Yargısız infaz olur. Mahkemeye çıkmadan karakolda dayak atmaya benzer. Bu ise ilahi adalete aykırıdır) diyorlar. Kabir azabı hak değil midir?
CEVAP
Böyle konuşmak, dini hiç bilmemek demektir. Çünkü kimin ne suçu işlediğini, kimin Cennete kimin Cehenneme gideceğini Allahü teâlâ elbette bilir. Hatta insanlar doğmadan önce de biliyordu. Hafaza melekleri, insanların iyi kötü amellerini tespit ediyor. Kimin suçu ne ise bellidir. Kabirde yargısız infaz yapılmıyor. Günahlarına karşılık azaba maruz bırakılıyor. Kabirde sıkıntı çeken müminin günahları azalır, hesap yerine günahsız gidebilir.

Aklı ölçü alan Mutezile fırkası, kabir hayatını ve kabir azabını inkâr etti. Ehl-i sünnet âlimleri ise, kabir azabının hak olduğunu vesikalarla bildirdiler.
Herkesi kabir sıkar
Kabir sıkması diye bir şey var mıdır?

CEVAP
Elbette vardır. Kabir azabı ve kabrin sıkmasına inanmayan bid’at sahibi olur. Hakkında hadis olsa da, olmasa da, kabir azabına inanmam diyen dinden çıkar.

İmam-ı a’zam hazretleri buyurdu ki:
Kabirde ruhun cesede iadesi ve kabrin sıkması ve azap edilmesi haktır. (Kavl-ül fasl)

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Kabrin bedeni sıkması vardır. (3/17)

İmam-ı Gazali hazretleri de buyuruyor ki:
Kabir azabı ruha ve cesede birlikte olacaktır. (İhya)

Kara ve denizde ölene de sual sorulur. (Nuhbet-ül-leâli s.116, Bidaye s.91)

Ahirette peygamberler dâhil, herkese sual sorulacağı gibi, kabir sıkması da herkese olacaktır. Kâfirleri ve fasıkları çok şiddetli sıkacaktır. Peygamber, sahabe ve salihleri ise adeta okşar gibi hafif sıkacaktır. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:

(Kabrin sıkmasından kurtulan biri olsaydı, Sa’d bin Muaz kurtulurdu.) [İ.Ahmed]

(Zekeriya oğlu Yahya'yı kabrin sıkması, yediği bir arpa sebebi ile olmuştur.) [İ. Rafii]

(Kabrin sıkması bir müminin affedilmemiş günahlarına kefarettir.) [İ. Rafii]

(Yemin ederim ki, 99 ejderha Kıyamete kadar, kâfire kabrinde azap eder.) [Ebu Ya’la]

(Namazı özürsüz kılmayana, Allahü teâlâ 15 sıkıntı verir. Bunlardan altısı dünyada, üçü ölüm anında, üçü kabirde, üçü kabirden kalkarken olur. Kabirde çekeceği acılar şunlardır:
1- Kabir onu sıkar. Kemikleri birbirine geçer.
2- Kabri ateşle doldurulur. Gece, gündüz onu yakar.
3- Allahü teâlâ, kabrine çok büyük yılan gönderir. Dünya yılanlarına benzemez. Her gün, her namaz vaktinde onu sokar. Bir an bırakmaz.) [Kurretül’uyun]

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
İyi bir kimse, talihli bir insan, kusurları, günahları, lütuf ve ihsan ile af olunan ve yüzüne vurulmayan kimsedir. Eğer günahı yüzüne vurulursa ve bunun için de, merhamet olunarak, yalnız dünya sıkıntıları çektirilip günahları, böylece temizlenen kimse de, çok talihlidir. Bununla da temizlenmeyip, geri kalan günahları için, kabir sıkması ve kabir azabı çekerek günahları biten, kıyamette, mahşer meydanına günahsız olarak götürülen de, ne kadar çok talihlidir. Eğer böyle yapmayıp, ahirette de cezalandırılırsa, yine adalettir. Fakat o gün, günahlı olan ve mahcup ve yüzleri kara olan, ne kadar güç durumdadır. Ama bunlardan, Müslüman olanlara yine acınacak, bunlar, sonunda yine merhamete kavuşacak, Cehennem azabında, sonsuz kalmaktan kurtulacaktır. Bu da, büyük bir nimettir. (1/266)

Ölü kabre konunca, bilinmeyen bir hayat ile dirilecek, rahat veya azap görecektir. Münker ve Nekir adındaki iki meleğin, bilinmeyen korkunç insan şeklinde mezara gelip sual soracaklarını hadis-i şerifler açıkça bildirmektedir. Doğru cevap verenlerin kabri genişleyecek, buraya Cennetten bir pencere açılacaktır. Sabah ve akşam, Cennetteki yerlerini görüp, melekler tarafından iyilikler yapılacak, müjdeler verilecektir. Doğru cevap veremezse, demir tokmaklarla öyle vurulacak ki, bağırmasını, insandan ve cinden başka her mahlûk işitecektir. Kabir o kadar daralır ki, kemiklerini birbirine geçirecek gibi sıkar. Cehennemden bir pencere açılır. Sabah ve akşam Cehennemdeki yerini görüp, mezarda, mahşere kadar, acı azaplar çeker. (Herkese Lazım Olan İman)
Kabir azabı kâbus gibi değildir
Ölüme rüya, kabir azabına kâbus demek doğru mudur?

CEVAP
Hayır, çok yanlıştır. Ölüm, mümin için nimet, kâfir için musibettir. Allahü teâlâ, Azrail aleyhisselama, (Dostlarımın canını kolay al, düşmanlarımınkini de güç al) buyurdu.

Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Mümin öleceği vakit, rahmet meleklerini görür, can verme acısını duymaz. Ruhu tereyağından kıl çeker gibi, kolay çıkar, nimetlere kavuşur.) [Bezzar]

Mümin bu anda çok sevinir. Hazret-i Azrail, böyle mümine, (Korkma, Erhamürrahimine gidiyorsun, asıl vatanına kavuşuyorsun, büyük devlete erişiyorsun) der. Böyle kimseye bundan daha şerefli bir gün yoktur. Müminin ruhunun bedenden ayrılması, yani ölmesi, esirin hapisten kurtulması gibidir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Ölüm, mümine en kıymetli hediyedir.) [Taberani]

Ölmek, rüya değildir. Ölmek yok olmak da değildir. Varlığı bozmayan bir iştir. Ölüm, ruhun bedene olan bağlılığının sona ermesidir. Ruhun bedenden ayrılmasıdır. Ölüm, bir halden başka hale dönmesi, bir evden bir eve göçtür. Allahü teâlâya kavuşmayı isteyen mümin, ölümü kötü görmez. Çünkü ölüm, dostu dosta kavuşturan bir köprüdür. Cenneti seven ve ona hazırlanan ölümü sever. Çünkü ölüm olmayınca Cennete girilmez.

Dünya hayatı rüya gibidir. Ölüm uyandırıp rüya bitecek, hakiki hayat başlayacaktır. Hadis-i şerifte, (İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar) buyuruldu. (Sefer-i Ahiret)

Kabir azabı kâbus değil, hakiki azaptır. Bu hususlar hadis-i şeriflerle açıkça bildirilmiştir. Ölünce müminin ruhu nimetlere kavuşur, kâfirinki ise azaba maruz kalır. Hadis-i şerifte, (Kabir ya Cennet bahçesi veya Cehennem çukurudur) buyuruldu. (Tirmizi)

İnsanlar uykudadır
Sual: (İnsanlar uykudadır) hadisine, peygamber de dâhil mi?
CEVAP
Enbiya ve evliya ölmeden önce ölmüş, öldükten sonra verilecek nimetlere kavuşmuş, dünyada gafletten uyanmıştır.
Kabir azabından kurtulmak için
Kabir azabından kurtulmak için ne yapmak gerekir?

CEVAP
Kabir veya Cehennem azabından kurtulmak için itikadı düzgün bir Müslüman olmak ve dinimizin emirlerine riayet etmek, yasakladıklarından kaçmak şarttır.

Kabir azabı en çok, üstüne idrar sıçratan ve Müslümanlar arasında söz taşıyana olur. Cuma günü veya gecesi ölenler, her gece Tebareke [ve secde] suresini okuyanlar ve ölüm hastalığında İhlâs suresi okuyanlara kabir suali olmaz. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Namaz kılmayanın kabri ateşle dolar. Gece-gündüz onu yakar. Bir tinnin, her namaz vaktinde onu sokar.) [Kurretül-uyun]

(Tebareke suresini okumak kabir azabından korur.) [İbni Mürdeveyh]

(Cuma günü veya gecesi ölen mümine kabir azabı olmaz.) [Tirmizi, Ebu Nuaym]

(Sadaka, kabir azabından korur.) [Beyheki]

(Koğuculuk, kabir azabına sebep olur.) [Beyheki]

(Kabir azabının çoğu, üzerine idrar sıçratmaktan olacaktır.) [İ.Mace, Nesai, Hakim, Dare Kutni]

(Cuma gecesi "Fâtiha" ve 15 kere "İzâ zülzilet" okuyarak iki rekât namaz kılan kabir azabından emin olur.) [Deylemi]

(Fisebilillah gözcü olarak vefat eden kabir azabı görmez.) [İ. Ahmed]

(Recebin ilk Cuma gecesini ihya eden [saygı gösteren], kabir azabından kurtulur.) [S. Ebediyye]

(Kabir, ahiret konaklarından ilkidir. Bundan kurtulan için ötesi kolaydır. Kurtulamayana ise ötesi çok zordur.) [Tirmizi]

(Bir müminin kabrini ziyaret ederken, Allahümme inni eselüke-bi-hurmet-i Muhammed aleyhisselam en la tüazzibe hazelmeyyit derse, o ölünün azabı kıyamete kadar kaldırılır.) [Etfal-ül müslimin]

Hazret-i Ali’den gelen bir rivayette, kabir azabından kurtulmak için, şunlar tavsiye edilmiştir:
1- Âyet-el-kürsiyi çok okumak..
2- Cuma günleri iki rekât namaz kılmak. [Kaza namazı borcu olan nafile namaz kılamaz. Birinci rekatte Fatiha ile Tebareke, 2. rekatte Fatiha ile İhlâs okunur.]
3- Her gün yüz İhlâs okumak. (Zühre-tür-Riyaz)

Muhterem Okuyucu,

Nitekim hadîs-i kudsîde:

بِالْفَرَرئِضِ نَجَى مِنِّى عَبْدِى وَ بِالنَّوَافِلِ يَتَقَرَّبُ اِلَىَّ

buyurularak "Farzlarla kulum benim gadabımdan (azabımdan) kurtulur. Nâfilelerle bana (benim rızama) yaklaşır", buyurulmaktadır.

Böylece; nâfile ibâdetleri yerine getirmek mecbûrî olmamakla beraber, bu ibâdetler kulu Allah'a yaklaştırmaktadır.

O halde; mânevî mertebelere nâil olmak isteyen herkes, bu tarif edilen ibâdetleri imkân nisbetinde yerine getirmelidir. Yapılmadığı takdirde ise, mânevî bir mes'ûliyeti yoktur.

FAZİLET Neşriyat

Muharrem

Muharrem ayı, hicrî senenin birinci ayıdır. Bu ayın birinci gecesi, akşam ile yatsı arasında (yâni Zilhicce'nin son gününü, Muharrem'in birinci gününe bağlayan gece) Allah rızası için 2 rek'at namaz kılınır.

Namaza şu niyetle başlanır:

"Yâ Rabbî, bizi yetiştirmiş olduğun bu seneyi, hakkımızda mübârek kılman; afv-ı ilâhîne, feyz-i ilâhîne mazhar kılman, dünyevî ve uhrevî saadetlere nâil eylemen için; Allâhü Ekber"

Her iki rek'atte:

7 Fâtiha-i şerîfe, 7 Âyetü'l-Kürsî, 7 İhlâs-ı şerîf

okunur. Namazdan sonra:

11 defa:

لاَ اِلهَ اِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يُحْيِى وَيُمِيتُ وَهُوَ حَىٌّ لاَ يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ

"Lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şerîke leh. Lehül-mülkü ve lehül-hamdü yuhyî ve yümît. Ve hüve hayyün lâ yemûtü biyedihil-hayr. Ve hüve alâ külli şey'in kadîr" 11 İstiğfâr-ı şerîf, 11 Salevât-ı şerîfe

okunup duâ yapılır. Duâda, geçmiş senenin günahlarının afvı ve yeni seneye günahsız girmek için ilticâ edilir.

Muharrem'in birinci gecesi ayrıca şu şekilde niyet ederek bir tesbih namazı kılınır:

"Yâ Rabbî, bu yeni senede beni mağfiret-i ilâhîne, rızâ-i ilâhîne ve hidâyet-i ilâhîne mazhar eyle. Yeni açılan amel defterimi rızâ-i ilâhîne muvâfık amel ile doldurmayı bana nasip eyle. Beni gadab-ı ilâhîne dûçâr olacak amellerden muhâfaza buyur. Allâhü Ekber"

Tesbih namazında şunlar okunur:

1'inci rek'atte: 1 Fâtiha-i şerîfe, 1 Âyetü'l-Kürsî, 2'nci rek'atte: 1 Fâtiha-i şerîfe, 1 "Âmener-resûlü..." (Sûre-i Bakara'nın son iki âyeti, Sûre-i Âli İmrân'ın ilk iki âyeti de ilâve edilerek), 3'üncü rek'atte: 1 Fâtiha-i şerîfe, 1 "Hüvallâhüllezî..." (Sûre-i Haşr'ın son üç âyeti), 4'üncü rek'atte: 1 Fâtiha-i şerîfe, 1 İhlâs-ı şerîf.

Namazdan sonra istiğfar edilir, Salevât-ı şerîfe getirilir ve arkasından duâ edilir.

Muharrem'in birinci gününde her birinde besmele çekerek, bir defada 1000 İhlâs-ı şerîf okuyanları, Cenâb-ı Hakk lutfuyla, keremiyle huzûruna bu âlemden kul borcu ile götürmeyecektir.

Bu ay içinde; perşembe, cuma, cumartesi günleri peşpeşe oruç tutulursa 900 senelik nâfile oruç sevâbı verilir.

Muharrem ayının biri ile onu arasında bir defa olmak üzere, 2 rek'atte bir selam vererek 6 rek'at namaz kılınır.

Bu namaz akşamla yatsı arasında kılınır. Bu vakitte kılınamadığı takdirde yatsıdan sonra da kılınabilir.

Namaza şöyle niyet edilir:

"Niyet eyledim yâ Rabbî senin rızâ-i şerîfin için namaza. Her hangi bir komşumun ve din kardeşimin veya her hangi bir kimsenin bana hakkı geçmiş ise, bu hakkın ödenmesi için; Allâhü Ekber"

1'inci rek'atte: 1 Fâtiha-i şerîfe, 1 Âyetü'l-Kürsî, 11 İhlâs-ı şerîf, 2'nci rek'atte: 1 Fâtiha-i şerîfe, 10 İhlâs-ı şerîf, 3'üncü rek'atte: 1 Fâtiha-i şerîfe, 1 "El-hâkümüt-tekâsür...", 11 İhlâs-ı şerîf, 4'üncü rek'atte: 1 Fâtiha-i şerîfe, 10 İhlâs-ı şerîf, 5'inci rek'atte: 1 Fâtiha-i şerîfe, 1 "Kul yâ eyyühel-kâfirûn...", 11 İhlâs-ı şerîf, 6'ncı rek'atte: 1 Fâtiha-i şerîfe, 10 İhlâs-ı şerîf

okunur. Namazdan sonra dua edilir.

Muharrem ayının birinden onuna kadar 10 gün oruç tutmak ve 10'uncu gün aşûre pişirmek fazîletli ibâdetlerdendir. Bunu yerine getirenlerin Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (radıy'allâhu anhümâ) Efendilerimiz'le cennete girecekleri ümit edilir.

Bu 10 günlük orucu tutamayanlar, mümkünse 8, 9 ve 10'uncu günleri oruç tutmalıdırlar.

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz 9'uncu günü seferde bulunuyorlardı. O bakımdan yalnız 10'uncu günü oruç tutmuşlar ve "sağ olursak gelecek sene 9'uncu günü de tutarız" buyurmuşlardır.

Muharrem'in 9 ve 10'uncu geceleri birer tesbih namazı kılmalıdır. Yine 9 ve 10'uncu geceleri teheccüd vaktinde rızâ-i ilâhî için 4 rek'at namaz kılınır. Her rek'atte 50'şer İhlâs-ı şerîf okunur.

Teheccüd vakti: Öğle vakti gündüzün hangi saatinde giriyorsa, gecenin o saatinde de teheccüd vakti girmiş olur.

Bu günlerde Hatm-i Enbiyâ'ya devam etmeli. Bilhassa 9'uncu günü akşamı, yâni 10'uncu gecesi muhakkak Hatm-i Enbiyâ yapılmalıdır.

Muharrem ayı içerisinde mümkün olduğu kadar fazla istiğfar etmelidir.

Aşûre Günü

Muharrem'in 10'uncu günü Aşûre günüdür. Aşûre gününde çok büyük ve mühim hâdiseler meydana gelmiştir.

Fakîh Ebu'l-Leys Semerkandî Hazretleri'nin beyânına göre Aşûre günü meydana gelen hâdiselerden bazıları şunlardır:

  1. Yerlerin ve göklerin yaratılması,
  2. Hz. Âdem (a.s.)'in tevbesinin kabul edilmesi,
  3. Hz. Musa (a.s.)'nın Firavn'ın şerrinden kurtulması ve Firavn'ın helak olması,
  4. Hz. İbrahim (a.s.)'in dünyaya gelmesi ve ateşten kurtulması,
  5. Hz. Eyyûb (a.s.)'un hastalıktan şifâ bulması,
  6. Hz. Yûnus (a.s.)'un balığın karnından kurtulması,
  7. Hz. Süleyman (a.s.)'a saltanat verilmesi,
  8. Hz. Nuh (a.s.)'un gemisinin karaya oturması,
  9. Hz. Hüseyin (r.a.)'in şehid edilmesi ve
  10. Kıyâmetin kopması da Aşûre günü olacaktır.
Aşûre Günü ne yapılır? a - O gün, eve ufak-tefek erzak alınırsa, bir sene boyunca evde bereket olur. b - En az 10 müslümana birer selâm veya bir müslümana 10 selâm verilir. Fakir-fukarâ sevindirilir. c - O gün gusledenler, bir sene ufak-tefek hastalık görmezler. d - 10 defa şu duâ okunur:

سُبْحَانَ اللهِ مِلاْءَ الْمِيزَانِ وَمُنْتَهَى الْعِلْمِ وَمَبْلَغَ الرِّضَى وَزِنَةَ الْعَرْشِ

"Sübhânallâhi mil'el mîzân. Ve müntehel-ılmi ve mebleğar-rızâ ve zinetel-arş" e - Yine Aşûre gününe mahsus olmak üzere kuşluk vaktinde 2 rek'at namaz kılınır. Her rek'atte 1 Fâtiha-i şerîfe, 50 İhlâs-ı şerîf okunur. Namazdan sonra 100 defa:

اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَآدَمَ وَنُوحٍ وَاِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى وَمَا بَيْنَهُمْ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالْمُرْسَلِينَ صَلَوَاتُ اللهِ وَسَلاَمُهُ عَلَيْهِمْ اَجْمَعِينَ

"Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammedin ve Âdeme ve Nûhın ve İbrâhîme ve Mûsâ ve Îsâ ve mâ beynehüm minen-nebiyyîne vel-mürselîn. Salevâtullâhi ve selâmühû aleyhim ecmaîn" f - Öğle ile ikindi arasında 4 rek'at namaz kılınır. Beher rek'atte 1 Fâtiha-i şerîfe, 50 İhlâs-ı şerîf okunur. Namazdan sonra: 70 İstiğfâr-ı şerîf, 70 Salevât-ı şerîfe, 70 defa:

لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ اِلاَّ بِاللهِ الْعَلِىِّ الْعَظِيمِ

"Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azıym" okunur. Ümmet-i Muhammed (s.a.v.)'in hidâyeti ve halâsı için duâ edilir. Saferü'l-Hayr

Bu hayırlı ayın son çarşamba gecesi veya günü, âfât-ı semâviye ve âfât-ı arâziyeden muhâfaza olmak için 2 rek'at namaz kılınır.

Her rek'atte 1 Fâtiha-i şerîfe, 11 İhlâs-ı şerîf okunur.

Namazdan sonra en az 11 İstiğfâr-ı şerîf ve 11 Salât-ı Münciye okunur.

Rebîu'l-Evvel

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz bu ayın 12'sinde dünyayı şereflendirmişlerdir. Bu itibarla, senenin ilk kandili olan Velâdet kandili (Mevlid gecesi) bu ayın 12'nci gecesidir.

Bu ay içinde mümküm olduğu kadar salât-ü selâmı (Salât-ı Nâriye, Salât-ı Münciye ve Salât-ı Fethiye) çok okumalıdır.

Mevlid Gecesi

Bu gecenin manevî zenginliğinden istifâde etmek için bir tesbih namazı kılmalı, bir de Hatm-i Enbiyâ yapmalıdır.

Tesbih namazına niyet:

"Yâ Rabbî, niyet eyledim rızâ-i şerîfin için tesbih namazına. Yâ Rabbî, bu gece teşrifleriyle âlemleri nûra garkettiğin sevgili habîbin, başımızın tâcı Resûl-i Zîşân Efendimiz'in hürmetine ve bu geceki esrârın hürmetine ben âciz kulunu da afv-ı ilâhîne, feyz-i ilâhîne mazhar eyle. Allâhü Ekber"

Rebîu'l-Âhir

Hayırlı ömür, düşmana galebe ve kötü ölümden muhâfaza için sabah-akşam üçer kere şu duâyı okumalıdır:

سُبْحَانَ اللهِ مِلاْءَ الْمِيزَانِ وَمُنْتَهَى الْعِلْمِ وَمَبْلَغَ الرِّضَى وَزِنَةَ الْعَرْشِ

"Sübhânallâhi mil'el mîzân. Ve müntehel-ılmi ve mebleğar-rızâ ve zinetel-arş"

Cemâziye'l-Evvel

Bu ayda normal evrâd-u ezkâra devam etmelidir.

Cemâziye'l-Âhir

Bu ayda normal evrâd-u ezkâra devam etmelidir.

Receb-i Şerîf

Receb ayı "Eşhur-u hurum"dan olup ŞEHRULLAH yâni Allah'ın ayıdır. Bu aya oruçlu olarak girilmeli ve bu ayda Allah'a çok ilticâ etmelidir.

Recebin 1'inci günü oruç tutanlara 3 senelik, 2'nci günü oruç tutanlara 2 senelik, 3'üncü günü oruç tutanlara ise 1 senelik nâfile oruç sevâbı verilir. Bu, hadîs-i şerîf ile sâbittir.

Üç günden sonra her gününe birer ay oruç sevâbı verilir.

Receb-i şerîf Cenâb-ı Hakk'a mahsus bir ay olduğu için yalnız Zât-ı İlâhî'yi bildiren İhlâs-ı şerîf sûresini çok okumalı; tevhîd, istiğfar ve salevât-ı şerîfeleri ihmal etmemelidir.

Bu ayda 2 kandil vardır:

  1. İlk Cuma gecesi Regaib Kandili,
  2. 27'nci gecesi Mi'rac Kandili.

1'inci gecesi bir tesbih namazı veya Receb-i şerîfin ilk onu zarfında bir defaya mahsus olmak üzere kılınan on rek'at namaz kılınabilir. Bu namazda, her rek'atte Fâtiha-i şerîfeden sonra 3 "Kul yâ eyyühel-kâfirûn...", 3 İhlâs-ı şerîf okunur. Nitekim ileride kılınış şekli anlatılacaktır.

Receb ayında her gün başında ve sonunda 7'şer Fâtiha-i şerîfe okumak sûretiyle 100 İhlâs-ı şerîf okumak da çok sevaptır.

Bu ayda, mümkün olduğu kadar Hatm-i Enbiyâ yapmalı ve oruç tutmalıdır. 13, 14 ve 15'inci günlerinde oruç tutanlar, bu sünnet-i şerîfeyi yerine getirdiklerinden, nice hastalıklardan şifâ bulur.

Receb Ayında Kılınacak Namaz

Receb'in 1'i ile 10'u arasında, 11'i ile 20'si arasında ve 21'i ile 30'u arasında sadece birer defa olmak üzere kılınacak 10'ar rek'at Hacet namazı vardır. Hepsinin de kılınış şekli aynıdır. Bu namazlar, akşamdan sonra da, yatsıdan sonra da kılınabilir. Fakat Cuma ve Pazartesi gecelerinde ve bilhassa teheccüd vaktinde kılınması efdâldir.

Bu namaz, mü'min ile münâfığı ayırır. Bu 30 rek'at namazı kılanlar hidâyete ererler. Münâfıklar bu namazı kılamazlar. Bu namazı kılanın kalbi ölmez.

Bu 30 rek'at namaz, Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz'in berberi Selmân-ı Pâk (r.a.) Hazretleri tarafından rivâyet edilmiştir.

Kılınış şekli

Hacet namazına şu niyetle başlanır:

"Yâ Rabbî, beni dünyayi teşrifleri ile nûra gark ettiğin Efendimiz hürmetine, sevgili ayın Receb-i şerîf hürmetine, feyz-i ilâhîne, rızâ-i ilâhîne nâil eyle. Âbid, zâhid kulların arasına kaydeyle. Dünya ve âhiret sıkıntılarından halâs eyle, rızâ-i şerîfin için Allâhü Ekber." [1]

Her rek'atte 1 Fâtiha-i şerîfe, 3 "Kul yâ eyyühel-kâfirûn...", 3 İhlâs-ı şerîf okuyup, 2 rek'atte bir selâm verilir. Böylece 10 rek'at tamamlanır.

Namazdan sonra 11 defa:

لاَ اِلهَ اِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يُحْيِى وَيُمِيتُ وَهُوَ حَىٌّ لاَ يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ

"Lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şerîke leh. Lehül-mülkü ve lehül-hamdü yuhyî ve yümît. Ve hüve hayyün lâ yemûtü biyedihil-hayr. Ve hüve alâ külli şey'in kadîr"

Receb'in 11'i ile 20'si arasında kılınan 10 rek'attan sonra 11 defa şu duâ edilir:

اِلهًا وَاحِدًا اَحَدًا صَمَدًا فَرْدًا وِتْرًا حَيًّا قَيُّومًا دَائِمًا اَبَدًا

"İlâhen vâhiden ehaden sameden ferden vitran hayyen kayyûmen dâimen ebedâ"

Receb'in 21'i ile 30'u arasında kılınan 10 rek'atten sonra da, şu duâ 11 kere okunur:

اَللَّهُمَّ لاَ مَانِعَ لِمَا اَعْطَيْتَ وَلاَ مُعْطِيَ لِمَا مَنَعْتَ وَلاَ رَادَّ لِمَا قَضَيْتَ وَلاَ مُبَدِّلَ لِمَا حَكَمْتَ وَلاَ يَنْفَعُ ذَا الْجَدِّ مِنْكَ الْجَدُّ سُبْحَانَ رَبِّىَ الْعَلِىِّ اْلاَعْلَى الوَهَّابِ سُبْحَانَ رَبِّىَ الْعَلِىِّ اْلاَعْلَى الوَهَّابِ سُبْحَانَ رَبِّىَ الْعَلِىِّ اْلاَعْلَى الْكَرِيمِ الوَهَّابِ يَا وَهَّابُ يَا وَهَّابُ يَا وَهَّابُ

"Allâhümme lâ mânia limâ a'tayte ve lâ mu'tıye limâ mena'te ve lâ râdde limâ kazayte ve lâ mübeddile limâ hakemte ve lâ yenfeu zel-ceddi minkel-ceddü. Sübhâne rabbiyel-aliyyil-a'lel-vehhâb. Sübhâne rabbiyel-aliyyil-a'lel-vehhâb. Sübhâne rabbiyel-aliyyil-a'lel-kerîmil-vehhâb. Yâ vehhâbü yâ vehhâbü ya vehhâb"

Regâib Gecesi

Receb-i şerîfin ilk Cuma gecesi "Regâib gecesi"dir. Bu gece, oruçlu olarak karşılanmalıdır.

Regâib gecesi, akşamla yatsı arasında 12 rek'at "Hacet namazı" kılınır. 2 rek'atte bir selâm verilerek kılınan bu namazda, Fâtiha-i şerîfeden sonra her rek'atte 3 "İnnâ enzelnâhü...", 12 İhlâs-ı şerîf okunur.

Kadir Suresi, Okunuşu ve Anlamı

القدر
بسم الله الرحمن الرحيم
Bismillâhirrahmânirrahîm
Rahmân ve rahîm olan Allah'ın adıyla
إِنَّا أَنزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ
1 İnnê enzelnâhü fî leyletilkadri
1 Doğrusu Biz, onu (Kurân'ı) Kadir gecesinde indirdik
وَمَا أَدْرَاكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِ
2Ve mê edrâke mê leyletülkadri
2 Kadr gecesinin ne olduğunu bilir misin sen?
لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِّنْ أَلْفِ شَهْرٍ
3 Leyletülkadri hayrun min elfi şehrin
3 Kadr (Kadir) gecesi; bin aydan daha hayırlıdır
تَنَزَّلُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِم مِّن كُلِّ أَمْرٍ
4 Tenezzelülmelêiketü verrûhu fîhê biizni rabbihim min külli emrin
4 O gece Rab'lerinin izniyle Ruh ve melekler, her türlü iş için iner de iner
سَلَامٌ هِيَ حَتَّى مَطْلَعِ الْفَجْرِ
5 Selêmün hiye hattê matla’ıl fecri
5 Artık o gece bir esenliktir gider Tâ [ki] tan ağarana kadar)

Namazdan sonra 7 Salât-ı Ümmiye okunup secdeye varılır.

Salât-ı Ümmiye:

اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ النَّبِىِّ اْلاُمِّىِّ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ

"Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedinin-nebiyyil-ümmiyyi ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim"

Secdede 70 defa:

سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ رَبُّنَا وَرَبُّ الْمَلاَئِكَةِ وَالرُّوحِ

"Sübbûhun kuddûsün rabbünâ ve rabbül-melâiketi ver-rûh" okunur.

Secdeden kalkıp 1 defa:

رَبِّ اغْفِرْ وَارْحَمْ وَتَجَاوَزْ عَمَّا تَعْلَمُ اِنَّكَ اَنْتَ اْلاَعَزُّ اْلاَكْرَمُ

"Rabbiğfir verham ve tecâvez ammâ ta'lem. İnneke entel-eazzül-ekrem" okunur.

Tekrar secdeye varılıp yine 70 defa:

سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ رَبُّنَا وَرَبُّ الْمَلاَئِكَةِ وَالرُّوحِ

"Sübbûhun kuddûsün rabbünâ ve rabbül-melâiketi ver-rûh" okunur.

Secdeden kalkıp duâ yapılır.

Duâda Hz. Allâh'a şu şekilde de ilticâ etmelidir:

اَللَّهُمَّ بَارِكْ لَنَا رَجَبَ وَشَعْبَانَ وَبَلِّغْنَا رَمَضَانَ

"Allâhümme bârik lenâ recebe ve şa'bân. Ve bellığnâ ramazân"

Regâib gecesinden sonraki gündüzde (yani Cuma günü) öğle ile ikindi arasında, 2 rek'atte bir selâm verilerek 4 rek'at teşekkür namazı kılınır. Her rek'atte 1 Fâtiha-i şerîfe, 7 Âyetü'l Kürsî, 5 İhlâs-ı şerîf, 5 "Kul eûzu birabbil-felak...", 5 "Kul eûzu birabbin-nâs..." okunur. Namazdan sonra 25 defa:

لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ اِلاَّ بِاللهِ الْعَلِىِّ الْعَظِيمِ الْكَبِيرِ الْمُتَعَالِ

"Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîmil-kebîril-müteâl"

25 defa:

اَسْتَغْفِرُ اللهَ الْعَظِيمَ وَاَتُوبُ اِلَيْكَ

"Estagfirullâhe'l-aziym. Ve etûbü ileyk" denilip duâ yapilir.

Mi'rac Gecesi

Receb-i şerîfin 27'nci gecesi "Mi'rac gecesi"dir. Yatsı namazından sonra 12 rek'at "Hacet namazı" kılınır. Beher rek'atte Fâtiha-i şerîfeden sonra 10 İhlâs-ı şerîf okunur.

Namaza niyet: "Yâ Rabbî, rızâ-i şerîfin için niyet eyledim namaza. Bu gece yedi kat gökleri ve bütün esrârını göstererek muhabbetin ile müşerref kıldığın sevgili habîbin Resûl-i Zîşan Efendimiz hürmetine ben âciz kulunu afv-ı ilâhîne, feyz-i ilâhîne ve rızâ-i ilâhîne mazhar eyle, Allâhü Ekber."

Namazdan sonra:

4 Fâtiha-i şerîfe, 100 defa:

سُبْحَانَ اللهِ وَالْحَمْدُ ِللهِ وَلاَ اِلهَ اِلاَّ اللهُ وَاللهُ اَكْبَرُ وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ اِلاَّ بِاللهِ الْعَلِىِّ الْعَظِيمِ

"Sübhânallâhi vel-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber. Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azıym" 100 İstiğfâr-ı şerîf, 100 Salevât- şerîfe

okunup duâ yapılır.

Bu namazda, İhlâs-ı şerîfeler 100'er adet okunursa veya bu namaz 100 rek'at olarak kılınırsa; bunu yerine getiren mü'min huzûr-i ilâhîye namaz borçlusu olarak çıkmaz.

Mi'rac gecesinden sonraki gün, mutlaka oruçlu olmalıdır. O gün öğle ile ikindi arasında 4 rek'at namaz kılınır. Her rek'atte Fâtiha-i şerîfeden sonra

5 Âyetü'l-Kürsî, 5 "Kul yâ eyyühel-kâfirûn...", 5 İhlâs-ı şerîf, 5 "Kul eûzu birabbil-felak...", 5 "Kul eûzu birabbin-nâs..."

okunur.

Şa'bân-ı Şerîf

Şa'bân ayı Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz'in ayıdır. Bu itibarla bu ayda Salevât-ı şerîfeye çok devam etmek lâzımdır. Yine mümkün oldukça İstiğfâr-ı şerîf, Salevât-ı şerîfe, İhlâs-ı şerîf okumalı, teheccüd ve tesbih namazları kılmalı ve Hatm-i Enbiyâ yapmalıdır.

"Şa'bân" kelimesinde beş harf vardır. Bu harfler şu mânâlara gelmektedir:

  • ش : Şerefli
  • ع : Ulvî
  • ب : Berâet

Be harfi, kelimenin tam ortasında olup, bu ayın ortası, yani 15'inci gecesi Berâet gecesidir.

  • ا : İhsan-ı ilâhî
  • ن : Nûr-i ilâhîye nâiliyet. Bu nûr kâfirlere zulmet ve gadab-ı ilâhîdir.

Bu ayın birinci gecesinde, her rek'atte 1 Fâtiha-i şerîfe ve 3 Âyetü'l-Kürsî ile bir tesbih namazı kılınır.

Şa'bân'ın 27'nci gecesi, akşam ile yatsı arasında iki rek'at teşekkür namazı kılınacak. Zamm-ı sûre olarak ne istenirse o okunur. Namaza şöyle niyet edilir:

"Yâ Rabbî, beni Resûl-i Zîşân Efendimiz'in ayının sonuna yaklaştırdın. Resûlullah Efendimiz'i ve mübârek ayını bana hem şefi' ve hem de şâhid eyle, Allâhü Ekber"

Namazdan sonra 70 defa İstiğfâr-ı şerîf:

اَسْتَغْفِرُ اللهَ الْعَظِيمَ وَاَتُوبُ اِلَيْكَ

"Estağfirullâhe'l-azıym. Ve etûbü ileyk", 100 defa da şu Salevât-ı şerîfe okunacak:

اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى رُوحِ مُحَمَّدٍ فِى اْلاَرْوَاحِ وَصَلِّ عَلَى جَسَدِ مُحَمَّدٍ فِى اْلاَجْسَادِ وَصَلِّ عَلَى قَبْرِ مُحَمَّدٍ فِى الْقُبُورِ

"Allâhümme salli alâ rûhi Muhammedin fil-ervâh. Ve salli alâ cesedi Muhammedin fil-ecsâd. Ve salli alâ kabri Muhammedin fil-kubûr".

Namazdan sonra "Yâ Rabbî, senin huzûr-ı sırr-ı ehadiyyetine ilticâ ediyorum" denilir.

Berâet Gecesi

Şa'bân-ı şerîfin 15'inci gecesi "Berâet gecesi"dir. Bu gecede hiç olmazsa bir tesbih namazı kılınır.

Berâet gecesinde 100 rek'atlı hayır namazı vardır ki, kılan kimse o sene ölürse, şehitlik mertebesine nâil olur.

Namaza şöyle niyet edilir:

"Yâ Rabbî, niyet ettim senin rızâ-i şerîfin için namaza. Beni afv-ı ilâhîne, feyz-i ilâhîne mazhar eyle. Kasvet-i kalbden, dünya ve âhiret sıkıntılarından halâs eyleyip süedâ defterine kaydeyle, Allâhü Ekber"

Her rek'atte Fâtiha-i şerîfeden sonra 10 İhlâs-ı şerîf okunur. İki rek'atte bir selâm verilerek 100 rek'atte tamamlanır. Her rek'atte 100 İhlâs-ı şerîf okumak sûretiyle 10 rek'at olarak da kılınabilir.

Namazdan sonra, (Hz. Allâh'ın HÛ ism-i şerîfinin ebced hesâbına göre adedi olan) 11 şey, (TÂHÂ'nın ebced hesâbıyla adedi olan) 14 kere okunur. (TÂHÂ Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz'in ismidir.)

Okunacak olanlar:

İstiğfâr-ı şerîf: 14 kere Salevât-ı şerîfe: 14 kere Fâtiha-i şerîfe (besmeleyle): 14 kere Âyetü'l-Kürsî (besmeleyle): 14 kere "Lekad câeküm..." (besmeleyle): 14 kere [2] 14 kere "Yâsîn" dedikten sonra 1 Yâsîn-i şerîf [3] İhlâs-ı şerîf (besmeleyle): 14 kere "Kul eûzu birabbil-felak..." (besmeleyle): 14 kere "Kul eûzu birabbin-nâs..." (besmeleyle): 14 kere 14 kere:

سُبْحَانَ اللهِ وَالْحَمْدُ ِللهِ وَلاَ اِلهَ اِلاَّ اللهُ وَاللهُ اَكْبَرُ وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ اِلاَّ بِاللهِ الْعَلِىِّ الْعَظِيمِ

"Sübhânallâhi vel-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber. Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azıym" Salevât-ı şerîfe (Salât-ı Münciye okumak efdaldir): 14 kere

Bunlardan sonra duâ yapılır.

Ramazân-ı Şerîf

Ramazan ayı 11 ayın sultanıdır. Ümmet-i Muhammed'in ayıdır. Gündüzleri oruçla, geceleri teravih namazlarıyla ihya edilir. Ramazân-ı şerîf Kur'an ayıdır. Bu itibarla, Kur'an okumasını bilen herkes bu ayda bir hatim yapmalıdır. Ramazan ayının evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu da cehennemden azaddır.

Ramazân-ı şerîfin ilk akşamı, (Şa'ban'ın son gününü Ramazan'ın ilk gününe bağlayan gece) akşamla yatsı arasında 2 rek'at teşekkür namazı kılınır. "Yâ Rabbî, Ramazân-ı şerîf ile müşerref kıldığın için" denilir ve namaza durulur.

Fâtiha-i şerîfeden sonra birinci rek'atte 1 "İnnâ a'taynâkel-kevser...", ikinci rek'atte 1 İhlâs-ı şerîf okunur.

Namazdan sonra; 70 İstiğfâr-ı şerîf, 70 Salevât-ı şerîfe (Salât-ı Münciye okumak efdaldir) okunup dua yapılır.

Birinci 10 gün içinde mümkünse tesbih namazı kılınır ve Hatm-i Enbiyâ yapılır.

İkinci 10 gün içinde mümkünse yine tesbih namazı kılınır ve Hatm-i Enbiyâ yapılır.

Üçüncü 10 gün içinde tevbe-istiğfar, Hatm-i Enbiyâ ve 7 salât-ü selâm'dan sonra mümkünse Hatm-i İstiğfâr yapılıp, yani 1001 defa:

اَسْتَغْفِرُ اللهَ الْعَظِيمَ وَاَتُوبُ اِلَيْكَ

"Estağfirullâhe'l-azıym. Ve etûbü ileyk" denilip, bittikten sonra 7 ilâ 70 salat-ü selâm okunur ve duâ yapılır.

İftara yakın:

اَللَّهُمَّ يَا وَاسِعَ الْمَغْفِرَةِ اغْفِرْ لِى

"Allâhümme yâ vâsial-mağfiratiğfirlî", iftar esnâsında da:

اَللَّهُمَّ لَكَ صُمْتُ وَبِكَ آمَنْتُ وَعَلَيْكَ تَوَكَّلْتُ وَعَلَى رِزْقِكَ اَفْطَرْتُ وَصَوْمَ غَدٍ نَوَيْتُ

"Allâhümme leke sumtü ve bike âmentü ve aleyke tevekkeltü ve alâ rızkıke eftartü ve savme ğadin neveytü" duâsı okunur.

Ramazanda sadaka-i fıtır veremeyen müslümanlar, arefe günü 2 rek'at namaz kılarak, Allâh'a ilticâ ederler. Zamm-ı sûre olarak ne istenirse o okunur.

Kadir Gecesi

Kadir gecesinin, Ramazân-ı şerîfin 20'sinden sonraki tek gecelerinde aranmasına dâir müteaddit hadîs-i şerîfler vârid olmuştur. Birinden itibaren aranmasını tavsiye eden büyüklerimiz de vardır.

İmâm-ı Şârânî Hazretleri, Kadir gecesinin kaçıncı gece olduğunu, Ramazân-ı şerîfin giriş günlerine göre şöyle tesbit etmiştir:

  • Ramazân-ı şerîf pazar günü girerse Kadir gecesi 29'uncu gecedir.
  • Ramazân-ı şerîf pazartesi günü girerse Kadir gecesi 21'inci gecedir.
  • Ramazân-ı şerîf salı günü girerse Kadir gecesi 27'inci gecedir.
  • Ramazân-ı şerîf çarşamba günü girerse Kadir gecesi 19'uncu gecedir.
  • Ramazân-ı şerîf perşembe günü girerse Kadir gecesi 25'inci gecedir.
  • Ramazân-ı şerîf cuma günü girerse Kadir gecesi 17'inci gecedir.
  • Ramazân-ı şerîf cumartesi günü girerse Kadir gecesi 23'üncü gecedir.

İmâm-ı Şârânî Hazretleri 30 sene, Kadir gecesiyle bu tarife göre müşerref olmuşlardır.

Birçok ehlullah da bu usulle Kadir gecesini bulmuşlardır.

Kadir gecesinin bu ay içinde hangi gece olduğunun gizlenmesi, mü'minlerin her geceyi Kadir gecesi bilip, her gecede ibadeti çok etmeleri içindir.

Kadir gecesinde hava berrak ve güzel olur. O gece herşey Allâh'a secde eder. Denizlerin suyu bir an için tatlılaşır. Mü'minler afv-ı ilâhî ve mağfiret-i sübhânîye mazhar olurlar.

Kadir Gecesinde Ne Yapılır?

Bu gece 4 rek'at Kadir gecesi namazı kılınır:

1'inci rekatte: 1 Fâtiha-i şerîfe, 3 "İnnâ enzelnâhü fî leyletil-kadr..." 2'nci rek'atte: 1 Fâtiha-i şerîfe, 3 İhlâs-ı şerîf, 3'üncü rekatte: 1 Fâtiha-i şerîfe, 3 "İnnâ enzelnâhü fî leyletil-kadr..." 4'üncü rek'atte: 1 Fâtiha-i şerîfe, 3 İhlâs-ı şerîf,

okunur.

Namazdan sonra:

1 defa:

اَللهُ اَكْبَرُ اَللهُ اَكْبَرُ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللهُ واللهُ اَكْبَرُ اَللهُ اَكْبَرُ وَِللهِ الْحَمْدُ

"Allâhü ekber. Allâhü ekber. Lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber. Allâhü ekber. Ve lillâhil-hamd" 100 "Elem neşrah leke sadrak..." 100 "İnnâ enzelnâhü fî leyletil-kadr..." 100 defa da Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz'in Hazret-i Âişe (r.a.) Vâlidemiz'e öğrettiği şu duâ okunup, sonra duâ yapılır:

اَللَّهُمَّ اِنَّكَ عَفُوٌّ كَرِيمٌ تُحِبُّ الْعَفْوَ فَاعْفُ عَنِّى

"Allâhümme inneke afüvvün kerîmün tühibbül-afve fa'fü annî"

Mümkünse kandil gecesi olması hasebiyle bir de tesbih namazı kılmalıdır.

Şevval

Hac aylarının ilkidir. Bayram günlerinde salevât-ı şerifeler okumalıdır.

Bu ay içinde 6 gün nâfile oruç tutulur. Şevval'in 12'si ile 17'si arasında tutulduğunda eyyâm-ı biyz de oruçlu geçirilmiş olacağından çok büyük sevabı vardır.

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz, Şevval ayından 6 gün oruç tutanların, senenin tamamını oruçlu geçirmiş olacağı müjdesini vermiştir.

Zil-ka'de

Bu ay da hac aylarından olması hasebiyle, geceleri zaman-zaman teheccüd namazına kalkmalı ve bilhassa cuma geceleri tesbih namazı kılmalıdır. Cemaatle kılınırsa İmam olacak kimse bu namazı kılmayı evvelâ nezreder ve namazı kıldırırken tesbihleri her yerde cehrî (sesli) okur. Cemaat ise sükût edip dinler.

Zil-hicce

Bu ay, İslâm'ın beş esasından biri olan hac farîzasının ifâ edildiği umûmî afv ayıdır. Arafat'a çıkıldığı, Allah için milyonlarca kurbanın kesildiği ve bir senelik hesapların görülüp amel defterlerinin kapandığı mukaddes bir aydır.

Zil-hicce'nin birinden onuna kadar, "leyâlii aşere" yani on mübârek gecedir.

Bu ayda, noksanların tamamlanması için İstiğfâr-ı şerîf, Salevât-ı şerîfe, diğer duâlar ve tesbih namazına devamda hayır vardır.

Hacca gidemeyen mü'minlerin bu günlerde oruç tutmaları çok büyük fazîlettir. O bakımdan Kurban bayramından evvel 9 gün oruç tutmalı, 10'uncu günü kurban kesilinceye kadar da birşey yemeyip, oruçlu bulunmalı ve orucunu kurban eti ile açmalıdır.

Hiç olmazsa 8'inci gün ile beraber, 9'uncu günü (Arefe günü) oruçlu olmak lâzımdır.

Kurban bayramı arefe günü sabah namazından, bayramın 4'üncü günü ikindi namazına kadar, bütün farzların arkasından tekbir almak, kadın-erkek her mükellefe vâciptir.

Hacca gidemeyen müslümanlar, Arefe günü günü öğle ile ikindi arası, kendini Arafat'ta kabul ederek Allah rızası için 2 rek'at namaz kılar.

Her rek'atte 1 Fâtiha-i şerîfe, 3 "Kul yâ eyyühel-kâfirun...", 10 İhlâs-ı şerîf okur.

Namaza şu niyetle başlanır: "Yâ Rabbî, bugün şu saatlerde Arafat'ta binlerce müslümanın "Lebbeyk" diye ilticâ ettiği zamanda, âciz kulun orada bulunamadı. Bu kulunun rûhunu onlarla beraber kılıp, benim ilticâmı da onların ilticâsına ilhak buyur. Orada afv-ı umûmîye mazhar kıldığın kullarına beni de ilhak eyle, Allâhü Ekber."

Namazda sonra:

70 İstiğfâr-ı şerîf, 11 veya 70 tevhid:

لاَ اِلهَ اِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يُحْيِى وَيُمِيتُ وَهُوَ حَىٌّ لاَ يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ

"Lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şerîke leh. Lehül-mülkü ve lehül-hamdü yuhyî ve yümît. Ve hüve hayyün lâ yemûtü biyedihil-hayr. Ve hüve alâ külli şey'in kadîr" 3 veya 11 veya 70 tekbir:

اَللهُ اَكْبَرُ اَللهُ اَكْبَرُ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللهُ واللهُ اَكْبَرُ اَللهُ اَكْبَرُ وَِللهِ الْحَمْدُ

"Allâhü ekber. Allâhü ekber. Lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber. Allâhü ekber. Ve lillâhil-hamd" 100 defa:

سُبْحَانَ الَّذِى فِى السَّمَاءِ عَرْشُهُ سُبْحَانَ الَّذِى فِى اْلاَرْضِ سُلْطَانُهُ سُبْحَانَ الَّذِى فِى اْلاَرْضِ حُكْمُهُ سُبْحَانَ الَّذِى فِى الْجَنَّةِ رَحْمَتُهُ سُبْحَانَ الَّذِى فِى الْقَبْرِ قَضَائُهُ سُبْحَانَ الَّذِى فِى الْقِيَامَةِ عَدْلُهُ سُبْحَانَ الَّذِى فِى الْبَحْرِ سَبِيلُهُ سُبْحَانَ الَّذِى رَفَعَ السَّمَاءَ سُبْحَانَ الَّذِى بَسَطَ اْلاَرْضَ سُبْحَانَ الَّذِى لاَ مَلْجَأَ وَلاَ مَنْجَأَ مِنْهُ اِلاَّ اِلَيْهِ

"Sübhânellezî fis-semâi arşuhû, Sübhânellezî fil-ardı sultânühû, Sübhânellezî fil-ardı hukmühû, Sübhânellezî fil-cenneti rahmetühû, Sübhânellezî fil-kabri kazâühû, Sübhânellezî fil-kıyâmeti adlühû, Sübhânellezî fil-bahri sebîlühû, Sübhanellezî rafeas-semâe, Sübhânellezî besetal-arda, Sübhânellezî lâ melcee ve lâ mencee minhü illâ ileyh"

Arefe günü öğleden sonra Hızır (a.s.) ile İlyas (a.s.)'ın buluştuklarında okudukları şu duâyı da mümkünse 100 defa okumalıdır:

بِسْمِ اللهِ مَا شَاءَ اللهُ لاَ يَصْرِفُ الصُّوءَ اِلاَّ اللهُ بِسْمِ اللهِ مَا شَاءَ اللهُ لاَ يَسُوقُ الحَيْرَ اِلاَّ اللهُ بِسْمِ اللهِ مَا شَاءَ اللهُ لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ اِلاَّ بِاللهِ الْعَلِىِّ الْعَظِيمِ

"Bismillâhi mâşâallâhü lâ yasrifüs-sûe illallâh. Bismillâhi mâşâallâhü lâ yesûkul-hayra illallâh. Bismillâhi mâşâallâhü lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azıym"

Bundan sonra duâ yapılır.

Arefe ve bayram geceleri mümkünse Hatm-i Enbiyâ, Hatm-i İstiğfâr yapmalı ve tesbih namazı kılmalıdır. (Hatm-i istiğfâr, 1001 defa

اَسْتَغْفِرُ اللهَ الْعَظِيمَ وَاَتُوبُ اِلَيْكَ

"Estağfirullâhel-azıym. Ve etûbü ileyk" şeklinde istiğfâr okumakla yapılır.)

Kurban keserken şöyle niyet edilir:

"Yâ Rabbî, niyet eyledim rızâ-i şerîfin için kurban kesmeye. Benim şu vücûdum çok kabahatlar, çok günahlar işledi. Bu vücûdu sana kurban etmem lâzım. Lâkin sen bunu haram kıldın. Bu günahkâr, bu âciz vücûduma bedel olmak üzere, senin rızâ-i şerîfin ve emr-i şerîfin mûcibince, lutfettiğin bu kurbanı kesiyorum"

Üç defa tekbir getirilip, "Bismillâhi Allâhü Ekber" denip kurban kesilir.

Kurbanını kendisi kesemeyip başkasına kestirecek olanlar da yukarıdaki gibi niyet ederler.

Kurban kesildikten sonra 2 rek'at teşekkür namazı kılınır.

Zamm-ı sûre olarak birinci rek'atte 1 "İnnâ a'taynâkel-kevser...", ikinci rek'atte 1 İhlâs-ı şerîf okunur.

Kurban kesmeye mâlî vaziyeti müsâit olmayanlar, bayramın birinci günü öğleden sonra 6 rek'at namaz kılarlar.

Namaza şöyle niyet edilir:

"Yâ Rabbî, âciz kulun kurban kesemedi. Kurban yerine şu vücûdumu huzûrunda yere sererek kurban ediyorum. Beni de kurban kesenler meyânına kabûl eyle. Allâhü Ekber"

1'inci rek'atte: 1 Fâtihâ-i şerîfe, 1 "İnnâ enzelnâhü fi leyletil-kadr..." 2'nci rek'atte: 1 Fâtihâ-i şerîfe, 1 "İnnâ a'taynâkel-kevser..." 3'üncü rek'atte: 1 Fâtihâ-i şerîfe, 1 "Kul yâ eyyühel-kâfirûn..." 4'üncü rek'atte: 1 Fâtihâ-i şerîfe, 1 İhlâs-ı şerîf 5'inci rek'atte: 1 Fâtihâ-i şerîfe, 1 "Kul eûzu birabbil-felak..." 6'ncı rek'atte: 1 Fâtihâ-i şerîfe, 1 "Kul eûzu birabbin-nâs..."

okunur.

Her 2 rek'atte bir selâm verilir.

Zil-hicce'nin birinden onuna (yani Kurban bayramının ilk gününe) kadar, hergün sabah namazlarından sonra:

10 Salevât-ı şerîfe:

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

"Allâhümme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed" 10 İstiğfâr-ı şerîf:

اَسْتَغْفِرُ اللهَ الْعَظِيمَ الْكَرِيمَ الَّذِى لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ الْحَىَّ الْقَيُّومَ وَاَتُوبُ اِلَيْكَ وَنَسْئَلُهُ التَّوْبَةَ وَالْمَغْفِرَةَ (وَالرَّحْمَةَ ) وَالْهِدَايَةَ لَنَا اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ

"Estağfirullâhel-azıym, el-kerîm, ellezî lâ ilâhe illâ hüvel-hayyel-kayyûme ve etûbü ileyke ve nes'elühüt-tevbete vel-mağfirate vel-hidâyete lenâ innehû hüvet-tevvâbür-rahîm" 10 Tevhîd-i şerîf:

لاَ اِلهَ اِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يُحْيِى وَيُمِيتُ وَهُوَ حَىٌّ لاَ يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ

"Lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şerîke leh. Lehül-mülkü ve lehül-hamdü yuhyî ve yümît. Ve hüve hayyün lâ yemûtü biyedihil-hayr. Ve hüve alâ külli şey'in kadîr"

okunur.

Bayram müddetince de mümkün oldukça yine şu Tevhid-i şerîfe devam etmelidir:

لاَ اِلهَ اِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يُحْيِى وَيُمِيتُ وَهُوَ حَىٌّ لاَ يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ

"Lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şerîke leh. Lehül-mülkü ve lehül-hamdü yuhyî ve yümît. Ve hüve hayyün lâ yemûtü biyedihil-hayr. Ve hüve alâ külli şey'in kadîr"

Zil-hicce'nin 29'uncu gününü 30'una bağlayan gece, mümkünse bir tesbih namazı kılmalı ve bir Hatm-i Enbiyâ yapmalıdır.

Zil-hicce'nin son gecesi, akşam ile yatsı arası 10 rek'at namaz kılınır.

Namaza şöyle niyet edilir:

"Yâ Rabbî, geçen seneyi benden râzı olarak ayır. Sâdır olan isyânımı hasenâta tebdil eyle. Beni hidâyet-i ilâhîne ve rızâ-i ilâhîne mazhar eyle. Allâhü Ekber"

Her rek'atte:

7 Fâtiha-i şerîfe, 7 Âyetü'l-Kürsî, 7 İhlâs-ı şerîf,

okunur. İki rek'atte bir selâm verilir.

Namazdan sonra mümkünse en az:

11 Tevhîd-i şerîf, 11 İstiğfâr-ı şerîf, 11 Salevat-ı şerîfe,

okunur ve duâ yapılır.

Zil-hicce'nin son günü, aynı zamanda senenin son günüdür. Bu günde oruçlu bulunmak lazımdır.

Ana-Baba Haklarının Ödenmesi İçin

Çarşambayı perşembeye bağlayan gece, akşamla yatsı arasında, 2 rek'at namaz kılınır. Her rek'atte:

7 Fâtiha-i şerîfe, 7 Âyetü'l-Kürsî, 5 İhlâs-ı şerîf, 5 "Kul eûzu birabbil-felak...", 5 "Kul eûzu birabbin-nâs...",

okunur.

Bu namazın sevâbı anne-babaya gönderilir.

Husamâ Namazı

Kıyâmet günü, hak iddiâ edenlere bu namazla mukâbele edilir. Mübârek gece ve gündüzlerde kılmayı ihmâl etmemelidir.

4 rek'at bir namazdır. 4'üncü rek'atte selâm verilir. Aynen öğle namazı gibi kılınır.

1'inci rek'atte: 1 Fâtiha-i şerîfe, 11 İhlâs-ı şerîf, 2'nci rek'atte: 1 Fâtiha-i şerîfe, 10 İhlâs-ı şerîf, 3 "Kul yâ eyyühel-kâfirûn...", 3'üncü rek'atte: 1 Fâtiha-i şerîfe, 10 İhlâs-ı şerîf, 1 "El-hâkümüt-tekâsür...", 4'üncü rek'atte: 1 Fâtiha-i şerîfe, 15 İhlâs-ı şerîf, 1 Ayetü'l-Kürsî. Bazı Tavsiyeler

Akşam ve sabah besmele ile 19 kere "Cünnetü'l-Esmâ" okunsa, mükâfâtı Cemâl-i ilâhîdir.

"Cünnetü'l-Esmâ" şudur:

فَرْدٌ حَىٌّ قَيُّومٌ حَكَمٌ عَدْلٌ قُدُّوسٌ عَنَتِ الْوُجُوهُ لِلْحَىِّ الْقَيُّومِ

"Ferdün hayyün kayyûmün hakemün adlün kuddûs. Anetil-vücûhü lil-hayyil-kayyûm"

Duhâ, Evvâbin ve Teheccüd Namazları

Bilhassa evrâd-ü ezkâr sahipleri Duhâ, Evvâbin ve Teheccüd namazlarını arasıra kılmalıdır. Vakti olanlar daha sık veya devamlı kılabilirler.

Duhâ, Evvâbin ve Teheccüd namazları 6'şar rek'at olarak kılınır. Daha az veya daha çok kılınabilirse de ortası budur.

Duhâ namazının;

İlk iki rek'atine: "Niyet eyledim şükründen âciz olduğum bütün nîmetlerine teşekküren Duhâ namazına..." İkinci iki rek'atine: "Niyet eyledim şükründen âciz olduğum İslâmiyet nîmetine teşekküren Duhâ namazına..." Üçüncü iki rek'atine: "Niyet eyledim şükründen âciz olduğum ümmet-i Muhammed'den olmaklığa teşekküren Duhâ namazına..."

diye kalbden niyet edilir.

Son iki rek'at oturarak kılınır.

Evvâbin ve Teheccüd namazlarına tek niyet kâfidir. Her selâmdan sonra ayrıca niyete lüzum yoktur.

Evvâbin namazı eğer akşam namazının arkasından kılınacaksa; akşamın sünnetinden sonra tesbih ve duâ yapılmadan Evvâbin kılınır. Arkasından tesbih çekilip duâ yapılır.

Tesbih Namazı

Günahların afvına vesîle olan tesbih namazı 4 rek'atlı bir namazdır. Bu namazı kılabilmek için şu tesbihi ezber bilmek icap eder:

سُبْحَانَ اللهِ وَالْحَمْدُ ِللهِ وَلاَ اِلهَ اِلاَّ اللهُ وَاللهُ اَكْبَرُ وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ اِلاَّ بِاللهِ الْعَلِىِّ الْعَظِيمِ

"Sübhânallâhi vel-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber. Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azıym"

Tesbih namazının kılınışı:

Kalben tesbih namazı kılmaya niyet edilir. "Allâhü Ekber" diyerek namaza başlanır.

Yukarıdaki tesbih:

"Sübhâneke..."'den sonra 15 kere, Zamm-ı sureden sonra 10 kere, Rükûda 10 kere, Rükûdan doğrulunca 10 kere, Secdede 10 kere, Secdeden doğrulunca 10 kere, İkinci secde de 10 kere,

okunur.

Böylece birinci rek'at kılınmış olur. İkinci rek'ate kalkılınca Fâtiha-i şerîfeden önce yine 15 kere, diğer yerlerde de, tarif edildiği gibi 10'ar kere okunarak 4 rek'at tamamlanır.

Tesbih namazının diğer tarafları aynen diğer namazlarda olduğu gibidir. Fark sadece okunan tesbihlerdir. İkinci rek'atte oturulduğunda, "Et-tehiyyâtü..."'den sonra, "Allâhümme salli..." ve "Allâhümme bârik...", üçüncü rek'at için ayağa kalkıldığında da "Sübhâneke..." okunacaktır.

Tesbih namazında beher rek'atte okunan tesbih adedi 75'dir. Dört rek'atte 300 tesbih okunmuş olur.

Secde Âyetleriyle İlticâ

Günahların afvı ve hayırlı maksatların husûlü için, geceleyin kalkılır. Kur'ân-ı Kerîm'deki 14 secde âyeti okunur, secdeye gidilir. Secdede:

اَعُوذُ بِرِضَاكَ مِنْ سَخَطِكَ وَاَعُوذُ بِمُعَافَاتِكَ مِنْ عُقُوبَتِكَ وَاَعُوذُ بِكَ مِنْكَ

"Eûzu bi rızâke min sehatıke ve eûzu bi muâfâtike min ukûbetike ve eûzu bike minke" okunur.

"Allâhü Ekber" diyerek secdeden kalkılır.

Uyurken Okunacak Duâ

Yatağa girince:

اَللَّهُمَّ بِاسْمِكَ اَمُوتُ وَاَحْيَى

"Allâhümme bismike emûtü ve ahyâ" duâsı okunur. Sağ yanak, sağ elin içine konularak sağ taraf üzerine yatılır.

Hatm-i Enbiyâ

Hatm-i Enbiyâ yapmak için, önce 1 Fâtiha-i şerîfe, 3 İhlâs-ı şerîf okunur.

Sonra:

اَعُوذُ بِاللهِ السَّمِيعِ الْعَلِيمِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ

"Eûzu billâhis-semî'ıl-alîmi mineş-şeytânir-racîm. Rabbi eûzu bike min hemezâtiş-şeyâtıyn. Ve eûzu bike rabbi en yahdurûn"

Şu âyet-i celîle okunur ve buna göre hareket edilir:

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
يَآ اَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اصْبِرُوا وَصَابِرُوا وَرَابِطُوا وَاتَّقُوا اللهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
صَدَقَ اللهُ الْعَظِيمُ

"Bismillâhir-rahmânir-rahîm. Yâ eyyühellezîne âmenusbirû ve sâbirû ve râbitû vettekullâhe lealleküm tüflihûn. Sadekallâhül-azıym"

Bundan sonra şu sıraya göre hatme devam edilir:

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
اِنَّ اللهَ وَمَلاَئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِىِّ يَآ اَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا
صَدَقَ اللهُ الْعَظِيمُ

"Bismillâhir-rahmânir-rahîm. İnnallâhe ve melâiketehû yüsallûne alen-nebiy. Yâ eyyühellezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ. Sadekallâhül-azıym"

100 defa: Salevât-ı şerîfe, 500 defa:

رَبَّنَا ظَلَمْنَا اَنْفُسَنَا وَاِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ

"Rabbenâ zalemnâ enfüsenâ ve in lem tağfir lena ve terhamnâ lenekûnenne minel-hasirîn" 100 defa: Salevât-ı şerîfe, 100 defa: Salevât-ı şerîfe, 500 defa:

رَبِّ اَنِّى مَسَّنِىَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ

"Rabbi ennî messeniyed-durru ve ente erhamür-râhimîn" 100 defa: Salevât-ı şerîfe, 100 defa: Salevât-ı şerîfe, 500 defa:

لاَ اِلهَ اِلاَّ اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنِّى كُنْتُ مِنَ الظَالِمِينَ

"Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minez-zâlimîn" 100 defa: Salevât-ı şerîfe, 100 defa: Salevât-ı şerîfe, 500 defa:

لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ اِلاَّ بِاللهِ الْعَلِىِّ الْعَظِيمِ

"Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azıym"[4] 100 defa: Salevât-ı şerîfe,

okunur.

Sonra duâ yapılır.

Dini Bilgiler
Dini Bilgiler
Уеб сайт в alle.bg